İçeriden dışarıya, dışarıdan içeriye köprü kuran dergi; mahsusmahal... İçeriden dışarıya, dışarıdan içeriye köprü kuran dergi; mahsusmahal...

 

 

 
Anasayfa
Hakkımızda
Künyemiz
Sayılarımız
Öyküler
Şiirler
Denemeler
Karikatürler

 

Son “Açık Mektup”

Temmuz 1998-Haziran 2007 arası, yaklaşık 10 yıl boyunca Radikal gazetesinde, “Açık Mektup” başlıklı köşemde 500'e yakın yazı ve mektup yazdım. Radikal'in kültür-sanat sayfalarında önceleri Perşembe günleri, uzun yıllardır da Çarşamba günleri yayımlanan “Açık Mektup”lar; insanlık hallerinden memleketin hallerine, şiirden edebiyata, müzikten sinemaya, Kürt sorunundan Alevilerin meselelerine, F tiplerinden ölüm oruçlarına, kentlerden yolculuklara, merkezden taşraya, yitirdiğimiz insanlara ve değerlere kadar, bir nevi ‘halet-i ruhiye' başlığı altında toplanabilecek yazılardı. Bu yazılardan bir bölümü, tematik olarak iki kitapta toplandı: “Haziran, Tekrar” (Can Yayınları, 2000) ve “Üvey Sokak” (Gri Yayın, 2005). Kış aylarında Merkez Kitaplar'dan yayımlanacak, adını şimdilik “Vefa Bazen Unutmaktır” koyduğum bir ‘Açık Mektup Seçkisi' daha hazırlıyorum.

Söylemeyi unuttum ama, belki duymuş ya da yazının başlığından anlamış olacağınız gibi, Haziran 2007'de yazılarıma son verildi. Çoğunluğu muhabir, gazeteci, bir bölümü köşeyazarı olmak üzere Radikal, 41 çalışanının işine, yazılarına son verdi. Köşeyazarları arasında benimle beraber Celal Başlangıç, Zeki Coşkun, Turgut Tarhanlı gibi isimler de vardı. Herkes gibi bana da ‘ekonomik küçülme' nedeniyle bu tensikatın yapıldığı söylendi. Kişisel olarak hak arama peşinde koşan biri olmadığım için ben de bir şey sormadım, ‘ekonomik küçülme' gerekçesini kabul eder göründüm. Kabul etmesem ne olacaktı, doğrusu bunu da bilmiyorum.

Ekonomik küçülme ya da başka bir gerekçe, sonuç olarak Aydın Doğan'ın medyasında yazıyorsanız, işten çıkarılmanız ya da yazılarınıza son verilmesi için mutlaka bir gerekçe vardır, yoksa da bulunur. Doğan grubu ya da başka bir grup, yani kapitalizmin Türkiye şubeleri, siyasi, ekonomik, ideolojik çeşitli gerekçelerle, çoğu zamansa sendikalaşma girişimlerine karşı, küçük ya da büyük çaplı operasyonlar yapıyorlar. İşin üzücü yanı ise, alternatif, bağımsız ya da sosyalist medya dediğimiz gazetelerin buna ses çıkarmaması, tepkisiz kalması. Birgün'de her zamanki yürekliliği ve şövalye tavrıyla Ahmet Tulgar ve Ahmet Çakmak dışında ne bir yazı yayımlandı ne de bir haber. Evrensel'de de Birgün'le beraber, atılan gazetecilerin protesto eylemleri ve bir-iki gazeteci kuruluşunun özetlenmiş bildirileri dışında hiçbir şey çıkmadı. Bir de Cumhuriyet'te sevgili Zeynep Oral değindi bu duruma.

Aydın Doğan'ın gazetelerinde köşeleri olan sevdiğimiz arkadaşlarımızınsa çıtı çıkmadı deyim yerindeyse. Bir kısmı edebiyatçı, şair olan, çok okunan, çok sevilen, benim de bayıla bayıla okuduğum bu arkadaşlar, bırakın bu tensikata değinmeyi, ekmek parası, geçim derdidir, işinden, köşesinden olma kaygısıdır, elbette anlar ve hak veririm, ama bir ‘güle güle' demeyi bile çok gördüler. Ya da umurlarında olmadı, haberleri olmadı, önemsemediler, belki de olur böyle şeyler demişlerdir kimbilir ? O yürekliliği gösteren, yazının ahlakını savunanlar da yok muydu, azınlıkta olsalar da vardılar. Radikal'den Gündüz Vassaf ve Sevin Okyay, Birgün'den Neşe Yaşın, Ümit Bayazoğlu ve Latife Tekin, Zaman'dan Leyla İpekçi ve Nihal Bengisu Karaca, Yeni Şafak'tan Fatma K. Barbarosoğlu, telefonlarıyla ya da e-posta göndererek üzüntülerini ve desteklerini bildirdiler.

2 ay geçti, mesele filan kalmadı ortada, çoktan unutuldu. Tam da bu günlerde bu meselenin aklıma yeniden düşmesine yol açan bir gelişme oldu. Emin Çölaşan Hürriyet'ten çıkarıldı. O beğenmediğimiz gazetenin, ‘büyük gazete'nin yazarları, Bekir Coşkun, Oktay Ekşi, Özdemir İnce, Tufan Türenç, Yalçın Bayer yazılarıyla arkadaşları Çölaşan'a sahip çıktılar, güle güle dediler, vefa gösterdiler. Tahmin edeceğiniz gibi Emin Çölaşan'dan hiç hazzetmem, yazılarını okumayı bırakalı da yıllar olmuştur. Fakat mesele bu değil, mesele geride kalanların gösterdikleri vefa duygusu. Hani bizim çok önemsediğimiz, vazgeçilmez değerlerimiz arasında, özgürlükle, dayanışmayla, paylaşmayla birlikte en ön sıralarda yer alan vefa, meğer bizim semtimize uğramamış bile! Kimseden yazı yazmasını filan beklemiyordum ama, bir telefon etmek, bir mesaj ya da e-posta göndermek, ‘geçmiş olsun' demek de çok mu modası geçmiş bir şeydi? Çok mu gülünç kaçardı? Liberal, özgürlükçü ya da sosyalist olmakla bağdaşmayan bir şey miydi? Doğrusunu isterseniz büyük hayal kırıklığı yaşadım, vaktiyle kimi ‘Açık Mektup'lar için ‘eline sağlık' diye telefon edenler, mail gönderenler başkaları mıydı yoksa? Peki vefa, dayanışma, paylaşma kavramları, hani o yazılarında sıkça dile getirdikleri kavramlar neredeydi? O zaman Sol'un bugünkü halini, içine düştüğümüz çıkmazın nedenlerini biraz daha anladım. Mesele Sosyalist ahlakı içselleştiremiş olmaktan başka bir şey değildi. Sosyalist ya da devrimci ahlak yeni medya ahlakına yenik düşeli çok zaman olmuştu da biz farkında değildik. Bizim aydınlarımız, entelektüellerimiz, gazetecilerimiz, yazarlarımız, edebiyatçılarımız, şairlerimiz de böyleyse, büyük bir yaşam savaşı veren emekçi kitlelerden ne bekleyebilirdik ki? Ya da bir şey beklemeye hakkımız olabilir miydi? Onların AKP'ye, MHP'ye, CHP'ye oy vermelerinde şaşırtıcı hiçbir yan olmadığını anlamak için derin tahlillere, kapsamlı analizlere gerek yoktu. Kendi halimiz, tepkisizliğimiz, umursamayan davranışlarımız ‘hal-i pür melal'imizi yeterince anlatıyordu işte.

Medyadan soğudum ama daha da acısı özgürlükçü, sosyalist gazeteci, köşeyazarı arkadaşlarımdan da soğudum. Zaman zaman yazılarımda da konuk ettiğim, övgüyle söz ettiğim bu arkadaşlar belli ki memleketin büyük sorunlarıyla uğraşmaktan gözlerinin önünde olup biteni göremeyecek hale gelmişlerdi. Bazılarını ise, bunu keder ve acıyla anlıyorum, kibir ve megalomani ele geçirmiş, ruhlarını ve kalemlerini teslim almıştı.

N'apalım, ‘bu da geçer ya hu' dedim ve Nazım Hikmet'in çok sevdiğim “Son Otobüs” şiirine bir kez daha sığındım: “İyice yaklaştı bana büyük karanlık/ Dünyayı telaşsız, rahat/ seyredebiliyorum artık/ Artık şaşırtmıyor beni dostun kahpeliği,/ elimi sıkarken sapladığı bıçak./ Nafile, artık kışkırtamıyor beni düşman/ Geçtim putların ormanından/ baltalayarak/ ne de kolay yıkılıyorlardı./ Yeniden vurdum mihenge inandığım şeyleri/çoğu katkısız çıktı çok şükür/ Ne böylesine pırıl pırıl olmuşluğum vardı/ ne böylesine hür.”

 
Mektup Bekleyenler
Dergiyi Edinmek
Bağlantılar
İletişim
Ortak Kitaplar
Basında Kitaplar
Kitap Çıkaranlar
Mahsus Mahal Türküsü
Bize Yazın
 
Google
 

eXTReMe Tracker