İçeriden dışarıya, dışarıdan içeriye köprü kuran dergi; mahsusmahal... İçeriden dışarıya, dışarıdan içeriye köprü kuran dergi; mahsusmahal...

 

 

 
Anasayfa
Hakkımızda
Künyemiz
Sayılarımız
Öyküler
Şiirler
Denemeler
Karikatürler
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 

 

Arkadaşça-2 Yalnızlık Duvarları Aşıyor!

mahsusmahal'in ilk sayısına içerdeki arkadaşlardan çok sayıda mektup, şiir, öykü ve deneme geldi. İlgilerine, dostluklarına yürekten teşekkürler. Mektuplarının ve ürünlerinin sürmesi dileğiyle, ilk sayıda da konuştuğumuz gibi şiir ve denemelerle ilgili ‘arkadaşca' sohbetimize başlayalım. Önceliği de tüm sanatların ve edebiyatın büyüğü, en eskisi olan şiire verelim. Şiir, evet, insanın en eski sanatıdır, dünya kurulduğundan, insan varolduğundan beri de, içerde dışarda, nerede olursak olalım, en kadim arkadaşımızdır, yoldaşımızdır. Şiirle yolculuğa nerede, ne zaman çıktığımızı bilemeyiz, başlangıcını bilemeyiz ama, bildiğimiz bir şey var ki, o da bu yolculuğun hiç bitmediğidir. Şairleri düşünelim, bizim büyük şairlerimizi, 93 yaşındaki Dağlarca'yı, 89 yaşındaki İlhan Berk'i, 82 yaşındaki Arif Damar'ı ve diğerlerini, tıpkı şiire bugün başlamış genç şairler gibi aralıksız yazmayı sürdürüyorlar. Demek ki insan şiire bir kez ‘bulaşma'ya görsün, bir daha kendini bundan kurtaramaz. ‘Kurtulmak isteyen kim?' dediğinizi duyar gibiyim, ki bu konuda ben de size katılıyorum.

Erzurum H Tipi'nden Nasır Özmen, “Esmer Yalnızlık” başlıklı şiirini göndermiş. Özmen'in şiirinde ‘gümüşi bir bilinmezlik', ‘tarazlanmış soluğuna bürünen şafak', ‘çığlığını taammüden boğan hayat' gibi klişeler hemen göze çarpıyor. Belli ki imgesel çağrışımlarıyla zengin bir şiir yazmak istiyor, ne var ki imge düzeneğine en çok zarar veren, şiiri zenginleştirmek yerine yoksullaştıran klişeler de tam da yukarda örneklerini verdiğim türden. Oysa Özmen bunlardan kurtularak iyi bir anlatımcı şiir oluşturabilir, şiirlerindeki gibi kısa dizelerle derdini bunlara ihtiyaç duymayacak bir netlik ve yalınlıkla dile getirebilir, ve böyle yaptığında da tıpkı şiirindeki “ve elma kokusunun zamanla/yangınlarla anılan bir coğrafyayla/ansızın yer değiştireceğini” gibi güzel dizeleri çoğaltabilir. “Esmer Yalnızlık”ı bu notlarla, ve Özmen'den daha iyi şiirler beklediğimizi belirterek yayımlıyoruz.

Sincan F Tipi'nden Musa Şanak'ın şiirinin başlığı “Garip Çiçek”. Doğayla kurduğu ilişkinin yalınlığı, benzetmelerindeki abartısızlık, bir de samimi ve sıcak anlatımıyla ‘hoş' bir şiir. Duvarların ötesine geçmiş bir şiir. Şanak'tan da başka şiirler bekleyerek bu şiirini yayımlıyoruz.

Diyarbakır E Tipi'nden Zinnur G. Işık üç şiirini göndermiş: ‘Sus Pus', ‘Ay ve Yakamoz', ‘Haydarpaşa'. ‘Sus Pus' geliştirilmeye muhtaç bir şiir dilini işaret ediyor, Nazım Hikmet'in ilk döneminin biçimsel etkilerini taşıyor. ‘Ay ve Yakamoz' üçünün arasında şiire en yakın duranı. ‘Lirikleşmiş bir şiir' gibi kolaycılıklara gitmese, ‘yakamoz olmuyor/ayışığı olmadan' türü dizelerini çoğaltabilse daha da iyi bir şiir olurdu. Bu ‘sevimli' şiiri de yayımlıyoruz. ‘Haydarpaşa' ise, bir yaşantı şiirinin kişiselliğiyle fazla malül olmuş, ‘senli bir derinlikten geçer gider' gibi şiirsiz dizelerin yanı sıra, ‘ağıt ağıt yakamoz' gibi şiirsel değeri olmayan benzetmeler de var.

Enver Özkartal'dan dört şiir: ‘Kıyısına Vuranlar', ‘Sarı Kelebek', ‘Titreyen Sesim', ‘Yalnızlığını Seversin'. İlk üç şiir için söyleyeceğim şeyler ortak, önceki arkadaşların şiirleri için belirttiğim kimi kaygılar bu şiirler için de geçerli. ‘Yalnızlığını Seversin' ise, diğerlerinden farklı, özellikle sonundaki tekrarlar şiiri güçlendiriyor: 'Yalnızlığına konarsın/Yalnızlığını ararsın/Yalnızlığını seversin'. Bu şiirini yayımlıyoruz.

Bülent Şamcı'nın şiirlerini biliyorum, “Doğrulanmak” ve “Yüzümün Sesi”, ikisi de iyi şiirler.

Cumhur Ertuş'un ‘Gittiğin Yağmurla Gel' ve ‘Bak Sevgili' başlıklı şiirleri ise, şiirden çok şarkı sözüne yakın duruyor. Anlık duygulanımları kağıda dökmek ve bununla yetinmek, alt alta sıraladığımız bu duygu ve düşüncelerin dize olmasına, genelde de şiir olmasına yetmiyor ne yazık ki. Olanaksızlıklar ve kısıtlılıklar içinde şiir yazmaya çabalayan arkadaşların ürünlerine karşı ‘insafsız' olmamaya çalışıyorum ama, yine de Cumhuriyet dönemi şiirini ve günümüz şiirini mümkün olabildiğince okumalarını öneriyorum. Şiir geleneği ve birikimi böylesine zengin ve güçlü olan bir ülkenin şiirini, antolojik olarak bile olsa okumadan, şiir yazmak kolay değil çünkü.

Mektubunda hapishaneyi ‘kördam' diye adlandıran Tekirdağ'dan Rıza Yıldırım'ın gönderdiği “Yarım Hayaller” halk şiiri tarzında yazılmış. Serbest şiir örneklerinin yanında önemli bir geleneğimiz olan halk şiirinin günümüzdeki örneklerinden biri olarak yayımlıyoruz Yıldırım'ın bu şiirini.

İlyas Doğan, iki deneme ve bir şiir göndermiş, denemelerine birazdan değineceğim, şiirine ilişkin olaraksa, denemeye yönelmesinin daha iyi olacağı görüşündeyim. Yine de yazdığı şiirleri göndermeyi sürdürmesini dilerim.

Sincan 2 nolu F Tipi'nden Haydar Demir'in ‘İklim Bulutları' başlıklı şiirleri ise, zaafları ve güzellikleri bir arada barındırıyor. Ne iyi ne kötü diyebileceğim şiirler, fakat uğraşlarını sürdürmeleri için ve daha iyi şiirler yazmaları yolunda yüreklendirmek babında yayımlıyoruz bu şiirleri de. Ama dediğim gibi şiire daha çok çalışmaları ve mümkünse daha çok şiir okumaları kaydıyla.

Edirne'den Cömert Bozkurt'un şiiri ‘Mabet' de, beylik benzetmeler, kolaycı söyleyişler ve şiirsel bir gerilim taşımayan dizeleriyle ‘çığlığının' şiir olmasını engelliyor. Sözgelimi ‘Kalleş ve sinsi bir sığınaktır/ yalnızlık', ‘hain bir örtü ardına gizlenmiş/ maskeli yüzler', ‘simetrisi bozulmuş/ şekilsiz görüntüler' gibi dizelerde, sözünü ettiğim aksaklıkları görmek mümkün.

Gelelim denemelere... Denemelerde, bu yazının başlığının da söylediği gibi, ‘yalnızlık, duvarları aşmış !' Elbette doğal bir durum bu, hayattan, gündelik pratiklerden, ilişkilerden, vb... yıllarca uzak kalmak, insanın kendisinden ve içinde bulunduğu durumdan başlayarak şiirler, öyküler, denemeler yazmasına yol açıyor. Belki zamanla, yazdıkça, yazıp yayımladıkça yalnızlığın da ötesine geçen denemeler yazılır, daha özel ve farklı konulara, temalara yönelmek mümkün olur. Burada sevindirici olan bir husus da, gelen denemelerin sayısının çokluğu. Neredeyse şiir kadar deneme de yollamış içerdeki arkadaşlar. Bu, şiir olsun, düzyazı olsun, yazıya kıymet verildiğini, yazmanın ‘içerde' neredeyse birincil uğraş haline geldiğini gösteriyor. O yüzden de çok önemli ve çok değerli bir çaba olarak görüyorum.

Bolu F Tipi'nden Fermani Çetin, ‘Güneşli Bir Gece' başlıklı öykü/denemesinde hoş bir anlatım tutturmuş, kısa cümleler, ayrıntılı tasvirler, yoğun bir gözlem gücü onu denemeden çok öyküye yöneltebilir. Kısa öyküler ve meseller yazabilir. Ben bu metinde özellikle dilbilgisi yanlışlarına takıldım, bir kaçını hemen söylemeliyim. Sözgelimi ‘Ne Ahmet ne Mehmet yoktu' demeyiz, ‘ne o ne o' cümle kalıbı, burada ‘yoktu' değil ‘vardı' fiili ile biter, çünkü cümle içindeki ‘ne'ler zaten bir yokluğa işaret eder. ‘Dükkanların çoğu da kapalıydılar' ve ‘Yalnız kahveler hala tıklım tıklım doluydular' cümlelerinde ise, ‘kapalıydılar' yerine ‘kapalıydı', ‘doluydular' yerine ‘doluydu' demeliydi, baştaki özne çoğulsa fiil çoğul olmaz. Bu notlar ışığında, dile biraz daha özen göstermesini diliyor ve Çetin'in ürününü yayımlıyoruz. İkinci denemesi ‘Yazamamak' başlığını taşıyor Çetin'in. Yazmanın hapishane koşullarında fiziksel zorlukları da bulunduğundan söz ediyor. “Karaladıklarım basit, güvensiz geliyordu; mesaj belirsizdi, ciddi eğilmekten ziyade öylesine bir şeyler karalıyor gibiydim, sistemleşme zayıftı; bulduğum kavramlar ne yabancı ne de tanıdıktılar, özcesi yazmak istediklerimi yazamıyordum.” Sadece içeriye mahsus değil ama, sanırım içerde daha yoğun biçimde bir hesaplaşma var, yazdıklarıyla hesaplaşma.

Erzurum F Tipi'nden Nusret Yıldız'ın “Nidaba'nın Tesellisi” başlıklı denemesi pek çok bakımdan ilginç, yoğun, kapsamlı ve hayli kafa yorulmuş olması açısından da kutlanmaya değer bir çalışma. Fakat ne var ki fazla felsefi bir üslupla fazla edebi bir üslubu birleştirmeye çalışınca, ortaya okunması zor bir metin çıkmış: ”Mahpusun sesi iki nehir arasında dolaşan gürültüye benzeyen duvarlar arasındaki uğultuda, törelerin kurşunladığı kız çocuğunun cesedi gibi ortalıkta sahipsiz kalır” türünden, anlamı bulanık olmasa da, yapısı bulanık cümleler kuruyor Yıldız. Bazen daha uzun ve karışık cümleler de kuruyor ki, söylemek istediği tam olarak anlaşılmıyor. Bir de felsefi kavramları yerli yerinde kullanmazsak, bunlar yazıda süs olmaktan ileriye geçemez. Bu teknik zorlukları çözdüğünde, yazarak aştığında daha müthiş denemeler okuyacağımıza inanıyorum Yıldız'dan. Çünkü hevesi de var, belli ki birikimi de. İlk edebiyat tanrıçası Nidaba'dan hareketle yalnızlığı kuşatan bu ilginç denemeyi de okurlarımızın ilgisine sunuyoruz.

İlyas Doğan ‘Gitmiştin İşte' başlıklı metninde iyi bir anlatım tutturmuş, genelden daha özele yönelen denemeler, metinler de yazmalı. Bu dilekle yayımlıyoruz. Doğan'ın diğer metni ‘Uğurlama'da ise şiirsel

bir üslup hemen göze çarpıyor.

Şeyhmus Ay'ın “Hayal ve Hayat Arasında Geçip Giden”başlıklı denemesi de, hapishane yaşamı, hayat ve yalnızlık ilişkisi etrafında kaleme alınmış, yayımlıyoruz.

Sivas Cezaevi'nden Ruşen Özkan'ın “Ölüler Genç Kalır mı ?” başlıklı öykü-denemesi de bireyin kendini tecrit koşullarında sorgulamasını anlatıyor. Yoğunluğu, derdini iyi anlatması bakımından sıkı bir çalışma olmuş, bu sayımızda onu da okuyabilirsiniz.

Son denememizse Sincan F Tipi'nden Ahmet Akgün'ün ‘İçerde Murathan'ı Okumak' başlıklı çalışması. Murathan Mungan'ın şiirlerinden hareketle, ustalıklı bir anlatımla, edebi düzeyi koruyarak kaleme alınmış bu denemeyi de, farklılığı ve ilginçliğini de belirterek yayımlıyoruz.

Yeni bir mahsusmahal'e kadar hoşça kalın, iyi kalın, yazmayı, göndermeyi sakın ihmal etmeyin. Dostlukla.•

 

 

Arkadaşça-1

Merhaba

Ben, şiirin, insanın ‘anadili' olduğuna inananlar cemaatindenim. Cemaat ya da kabile, ikisi de aynı şey demeye gelir benim için. İkisinde de eski hayata dair bir toplu duruş ve dayanışma duygusunun yakınlığını bulurum. Tıpkı şiirle insan arasında bulduğum yakınlık gibi. Şiir yazmak için birçok sebep varsa da, bunlar arasında en başta gelen, hatta başka sebep aramaya, bulmaya da gerek bırakmayan işte bu ‘yakınlık'tır.

Hangi toplumda, hangi dönemde yaşıyor olursak olalım, anadilimizi ailemizden öğreniriz, annemizden öğreniriz. Sonra başka diller öğrensek de, anadilimiz ‘dolaysız' öğrendiğimiz, içine doğduğumuz o ‘dil'dir. Şiir de öyledir, başka bir yazıya, başka bir sanat ve edebiyat türüne benzemez, diğerlerini öğrenmek için bir çaba gerekir, bir öğrenme süreci yaşarız, oysa şiirde bunların hiçbirine gerek yoktur. Onu sanki annemizden öğrendiğimiz anadilimiz gibi kendi kendimize söylemeye, mırıldanmaya, yazmaya başlarız. Tıpkı çocukluğun, insanın ‘anayurdu' olduğu gibi, şiir de insanın ‘anadili'dir. Çocukluk ve şiir, sanki biri olmazsa diğeri eksik kalır.

Pek çoğumuz çocukluğumuzda, herhangi bir duygudan ötürü, mutlaka bir şiir yazmışızdır, karalamışızdır, içimizden geleni kağıda dökmüşüzdür. Cümleleri alt alta yazıp, bir de kafiye tutturduysak, yazdığımızı ‘şiir', kendimizi de ‘şair' sanmışızdır. Sanalım, hiçbir itirazım yok, hem olamaz da. Onlar ‘şiir' değilmiş, biz de büyüyünce ‘şair' olmayacakmışız, ne gam! Asl'olan, gerçek olan içimizdeki bu duygunun varlığıdır. Bazıları her çocuğun, her gencin ‘mısra döktürmesi'ni şiirin kolaylığına bağlıyorlar ama bence yanılıyorlar, bu şiirin kolaylığı değil, olsa olsa şiirin doğallığı sayılabilir.

Aziz Nesin'in espri kabilinden söylediği bir söz vardı, “Türkiye'de her iki kişiden üçü şair” demişti, bu cümledeki ironiyi anlamayanlarsa sonra yıllar yılı bu sözü, memleketteki ‘şiir enflasyonu'yla ilişkilendirdiler ve bir tür alay, aşağılama malzemesi olarak kullandılar, hâlâ da kullanıyorlar. Ben asıl bu sözü, Aziz Nesin'in esprisini anlamadan, aşağılama olarak kullananların şairliğinden, şiir sevgisinden şüphe ederim. Sevinilmesi gereken bir durumu, işlerine geldiği şekilde, bir eleştiri malzemesi olarak kullandıkları ve şiir yazmayı (hatta okumayı da) ‘ayrıcalıklı' bir konuma getirdikleri için onların samimiyetinden şüphe ederim. Neyse. Hem burası tartışma yeri değil, hem de bazı tartışmalar beyhudedir, bir sonuca, anlaşmaya varılamayacağı baştan bellidir. O yüzden bu konuyu burada keselim, ama yalnızca şu kadarını söyleyelim:Herkes şiir yazabilir.

Herkes şiir yazabilir... Peki bu cümle aynı zamanda, herkes şiir yazmalıdır anlamına da gelir mi? Hayır. Asl'olan, insanın içindeki şiiri ve şiir yazma duygusunu hissetmesi, bu potansiyelin farkına varmasıdır. Önemli olan, nerede olursak olalım, hangi yaşta, hangi koşullarda olursak olalım bu duygunun varlığıdır. Tıpkı ünlü bir düşünürün, Michel Foucault'nun “İnsan, yaşamını bir sanat yapıtına dönüştürmelidir” saptamasında olduğu gibi, asl'olan bu duyguyu hiç ihmal etmeden yaşamaktır.

Bu konuda söyle bir düşüncem var: Şair, şiiri yazan kişidir, oysa ‘şiiri olmak' farklı bir şeydir ve şiiri olan insanlar bunu bazen yazarak açığa çıkarırlar, bazen film çekerler, bazen şarkı söylerler, bazen tiyatro yaparlar, bazen ve belki de en güzeli budur, hayatı, ilişkileri, dostlukları şiir gibi yaşarlar. Dağbaşındaki çobanın değme şiirlere bedel sözünü bilirsiniz. Çobana ‘aşk nedir?' diye sormuşlar, çoban ‘seversin, kavuşamazsın, aşk olur' demiş ya, aşk olsun o çobana, ki bu söylediği şiir değilse nedir?

Sakın ola ki bu söylediklerimi başka anlamda almayın, ‘şiir yazmayın' dediğimi sanmayın. Şiir de yazın hikaye de, deneme de yazın roman da, oyun da yazın eleştiri de. Yeter ki yazın, çünkü yazmak, yazdıklarımız sevinçli de olsa kederli de olsa, bizi hayata bağlar, insanlara bağlar, dünyaya bağlar, birbirimize bağlar, ve elbette her şeyden, hepsinden önce kendimize bağlar. Kendimizle bağımızı koparmamak için yazmaktan iyi yol yoktur bana kalırsa. Üstelik bu bencillik de değildir, insanın varlığını daha iyi duyumsaması, daha anlamlı kılma çabasıdır. Hem hepimiz bunun için çabalamıyor muyuz? Çabamız bu yoldaysa, yazmak da bu yoldaki en iyi, en yakın arkadaşımızdır.

Bu cümleyi yazınca da, üç ayda bir birlikte olacağımız bu köşenin adını da bulmuş olduk: ”Arkadaşça”. Şöyle diyelim, bu köşede sizin göndereceğiniz şiir ve denemelerden hareketle yoldaşlık, arkadaşlık edeceğiz. Şiirleri ve denemeleri dostca değerlendirip, önerilerimizi dile getireceğiz. Bunun bana büyük bir mutluluk vereceğini şimdiden söylemek isterim. Çünkü bundan neredeyse 25 yıl önce, genç bir şairken ve arkadaşlarımla beraber “Üç Çiçek” şiir dergisini çıkarırken, Cağaloğlu'nda küçük bir dergi büromuz vardı. Oraya her gün 20-30 civarında okur ve yazar uğrardı, o küçücük odada çay eşliğinde gelen şiirleri okur, gelen konuklarla birlikte tartışarak değerlendirirdik. Bu tam 1 yıl sürdü. Birlikte dergi çıkardığımız şair arkadaşım Tuğrul Tanyol'la da birbirimize yazdığımız şiirleri gösterir, görüş ve eleştirilerimizi paylaşırdık. Bu arkadaşlığı ve ‘amatör'lüğü unutmam mümkün değil. İşte 25 yıl sonra da “Mahsus Mahal”de aynı heyecanı duyuyorum, tıpkı o günkü arkadaşlık duygusuna benzer bir duyguyla, şiir ve denemelerinizi sabırsızlıkla bekliyorum. İlişkimiz de öyle olacak, Tuğrul Tanyol'la yaşadığımız şiir arkadaşlığını şimdi de sizlerle yaşayacağız. Öyle olmasını ümit ediyorum. İster yeni başlamış olun, ister hayli yol almış olun, ister ustalığa adım atmaya hazırlanın, benim için ilk dizelerini henüz yazmış bir şair adayı ile ustalığı kanıtlanmış bir şair arasında hiyerarşi türünden bir sorun yoktur. Zaten şiirde de, edebiyatta da ‘hiyerarşi' olamaz, olursa da bu bizi iktidar ilişkilerine sürükler ki, doğrusu şair ve yazarların bir iktidar sorunuyla hareket etmeleri de benim edebiyat anlayışımla bağdaşmaz.

Bu köşede ‘Arkadaşca' yazışmak, tanışmak, şiirlerinizi ve denemelerinizi paylaşmak, üzerinde konuşmak üzere, merhaba sevgili dostlar.

 
Mektup Bekleyenler
Dergiyi Edinmek
Bağlantılar
İletişim
Ortak Kitaplar
Basında Kitaplar
Kitap Çıkaranlar
Mahsus Mahal Türküsü
Bize Yazın
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 


Google
 

eXTReMe Tracker