İçeriden dışarıya, dışarıdan içeriye köprü kuran dergi; mahsusmahal... İçeriden dışarıya, dışarıdan içeriye köprü kuran dergi; mahsusmahal...

 

 

 
Anasayfa
Hakkımızda
Künyemiz
Sayılarımız
Öyküler
Şiirler
Denemeler
Karikatürler

Gürsel Karaaslan

Nerdesin? (6. sayı)

Onunla dağda, bayırda yan yana yürürken bir zamanlar, tanrı açık bir şekilde ceza olsun diye ayırmıştı her ikisini. O da “usulden olsun bari” deyip, yaşadığı yeri terk etmişti, dedelerinin, atalarının yaptığı gibi.
            Daha önceleri güler yüzlü tığ gibi bir delikanlıydı Ciran. Ama şu an hayata karşı kepenk indirmiş ve hiçbir kuşkuya yer vermeyecek biçimde kaçıyordu kendinden. Bu diyarları terk ettiğinden beri yaşadığı yeri, ince belli, mavi gözlü sevgilisini gören olmadı bir daha; gidiş o gidiş. İşte göğsünün tam orta yerine binen yaban korku bundandı.
            Ciran, usul usul bakındı etrafına. Terlemişti. Elini boynuna götürdü, boynuna birikmiş soğuk teri öylece sıvadı esmer tenine. Ansızın eli kendisini uyarırcasına “şıp” diye duruverdi. Sanki biriken soğuk teri değil de, toprak eşelemişti dipten vuran sızıyı hissettikçe. Eli kan revan, gözleri şaşkın, bedeni sırıl sıklam ıslaktı. Korktu! Korkunun peşi sıra öfkelendi ve kızgın bir kedi gibi oturduğu yerden ayağa fırladı, öylece taş kesildi. Alnından yüzüne akan soğuk ıslaklığı hissettikçe daha bir hiddetlendi, kafasının içi dalgalandı. Adeta kafasının içinde duyabildiği tek şey o garip sesti. Nedense korkunç bir acı şimşek hızıyla dolanıverdi ruhunda ve yüreğine resmettiği o yüzü defalarca duyumsadı. İstemeyerek sol elini yüreğine doğru hızlıca savurdu, duyumsadığı şey her neyse onun çığlıklarını sustururcasına. Fakat bu durum öyle uzun uzadıya sürmedi, birkaç saniye sonra takatten kesilip, kuru bir ağaç gibi “küt…” diye olduğu yere yığılıverdi.
            Az ötesinde sivri uçlu çatallı kaya. Güneşsiz bir gün. Gün sanki dağın gölgesini hepten yemiş. Toprağa zar zor tutunmuş yeşilliklerde tıpkı kendisi gibi kavruldukça “çıt çıt” diye devriliveriyorlardı. Çay Çatı ırmağına doğru kıvrılan patikaya zozanda morumsu kalınca bir toz, yaban kuşları kafile kafile Sarıca çalılıklarının diplerine tünemişlerdi.
            Bayılmıştı. Gözlerini açtığında mor gölgeli Avaşin dağlarına doğru yükselen bulutların hızla değiştiğini, giderek karardığını fark etti. Ama kilometrelerce uzaklıktan gelen o ses hâlâ yüreğinde çınlayıp duruyordu. Usulcana başını kaldırdı, sonra yaylanırcasına iki yana doğru sallanıp durdu. Artık suyu alınmış kuru bir ağaçtı, dalsız, budaksız, meyvesiz. Önce kuruyan dudaklarını diliyle yalayıp ıslattı, sonra daralan göğüs kafesini ovdu. Şimdi daha rahat ve huzurlu görünüyordu. Belki de bu ani huzurdan olmalı ki, çok içten bir sesle “ahh… içime yad edilmiş bu ses bir susabilse” deyip, kendisi gibi kavrulup, kuruyan Sarıca çalılıklarına baktı. Her nedense “sınanmamışsam aşkla, asla bu ses susmaz”
diyerek uzun uzadıya inledi.
            Ölüm Ciran’a yakın, Ciran ise toprağa. Böyle sürerse olduğu yerde eriyip toprağa karışacak, tıpkı Sarıca çalılıkları gibi.
            Yumuşak tebeşir gibi bir yüzü, su misali gözleri vardı. Hışımla bakındı etrafına ve düşündü. Düşündükçe fikre vurdu, insana vurdu. Kızgındı, sanki pazara sürülmüş, pazarda bir maldı. Her şey, aşk dahil satılıktı buralarda. Sat satıcı, kendini, başkasını satabildiğin kadar. Düşündükçe daha bir öfkelendi! Kafasının içinde dur durak bilmeyen öfke yayılıyordu. Birden ayağa kalktı, dimdik, putmuşçasına öylece kala kaldı. Birkaç dakika sonra kendine gelince tökezleyerek siyah sivri uçlu çatallı kayalıklara doğru yürüdü.
            Avaşin dağları sapasağlam göverirken göğe, Ciran karlaşmış, Avaşin’in eteklerine doğru eriyip, akıyordu. Ne insan ne de hayvandı.
            Ciran hepten kendinden kaçıyordu. Siyah sivri uçlu çatallı kayalıklara varınca oturdu. Az sonra o tanıdık yere kaçamak gözlerle baktı. Ürktü, içine doğru çekildi, bir avuç oldu. O iki harf, iki cansız insan eski günlerdeki gibi öylece apaçık kazılıydılar kayalığın orta göbeğinde. Oysa o gün “birkaç aya kalmaz rengi atar silinir isimlerimiz” demişti sevgilisi. Ciran ise çok garip kelimelerle “Merak etme aşkımız onları diri tutar, olmazsa yüreğimizle dokunsak bile yeter.” deyip, üslenmişti baş harfleri. Tuhaf, bir o kadar da dokunaklı sözler karşısında sevgilisi afallayarak “Hoş, ama bilirsin ki hayat gemi kopmuş tez bir attır” diyerek hatırı sayılır bir edayla koymuştu postasını.
            Baktıkça sarsıldı, gördükçe titredi, dokundukça rengi attı. Aslında tıpkı bir ölü gibiydi. Kızgın ruhu kor ateş olmuş, yakıp yıkıyordu her bir yerini. O gene de pür dikkat kesildi, ufak tefek bedeni zangırdasa da. Önce sol elini uzattı, sonra parmak uçlarıyla hafifçe dokundu, ateşe dokunurcasına. Harfleri okşadıkça dipte tepesine doğru yayılan acıya dayanamadı. Gözlerini kıstı, dudaklarını büzdü ve kendini tutamayarak ağladı. Avaşin Avaşin olalı böyle bir ağlama görmemişti. Aşkın o tılsımlı ruhu sarıca çalılıklarından yüreğine doğru doluşuverdi, adamakıllı canı yandı, kalbi kanat çırptı. O ses, o yüz, o güzellik yeniden doğuma durdu, tıpkı bir çocuk çığlığıyla, nerdesin dercesine…
            Az sonra dindi fırtına, soğuk kaçıverdi. Ansızın akıl sır ermez bir sevinçle siyah sivri uçlu kayalıklardan ayrılarak, o telaşla Çay Çatı ırmağına doğru kıvrılan patikaya zozana yöne
len Ciran hızlı adımlarla yürüdü.
            Ciran’ın önünde dar bir yol, arkasında olanca hışmıyla vınlayan rüzgâr, baş üstünde katran karası bulutlar vardı. Hiç birine aldırmadan, anlaşılmaz bir coşkuyla içi içine sığmadan yürüdü.
            Artık aşk ne sinsi, ne de tehlikeli bir yaratıktı. Şu an aşkın dayanılmaz ağırlığı Ciran’ı ta diplere doğru çekiyordu. Arkasında morumsu toz bulutu, önünde uzayıp giden aşk. Mevsimler birleşmiş. Hayat ışıl ışıl açıvermiş ve çarşaf gibi dümdüz arazide tüm güzelliğiyle kendisini bekleyen sarı saçlı o kız. Ona doğru yürüdükçe hızlanıyor, hızlandıkça terliyor, terledikçe de havayı yalayarak geçiyordu.
            Avaşin Dağları hepten geride kaldı, bir şey hariç. Ciran bunu biliyordu. “Bir çare ya aşk!” dedi, tüfekli tüfeksiz kurşunları geçti, kefenli kefensiz diyarları aştı, ağlayanların acı çığlığı yakılan bir sigara ışığıydılar sanki. Kimi aç, kimi ise azıklarına daldırmışlar toz ellerini.
            Burnuna insan kokusu vurdukça irkildi, bir ses duydu. Her bir şey zifiri karanlığa gömülmüş, iki yıldız misali parlayan bir çift göz dışında.
            Gergin ve tetikteydi Ciran. Bilirdi. Bu toprakların avcıları bol, ağaç gövdesi kadar kıpırtısız beklerlerdi pusuda. Soluk almak bile ölüme adresti. İnsan asla avcıların gözlerinden kaçmaz. Saman çöpüsün ya da dağılmış kum tepeciği. Korkunun çatırtısı vardı yüreğinde. Birileriyle boğuşurcasına devindi. İnsan fiyatının adil olmadığı bir yer. Akın akın insan boşaldı, insan düştü toprak yarıklarına.
            Sonra nefes nefese vardı mezarın başına. Gözleri doldu, gerildi yüzü. Derinden derine iç çekti.
            Ve hava iyiden iyiye kararmıştı artık. Ağladı, ağladıkça yüreğinden. Saçları ışık tuhaf gölgeler düşürdü soğuk mezar taşına ve seçilebildiği kadar:
            Rabia… D. T. 1964. Ö. T.1999 diye yazıyordu soğuk taşın yüzünde. Ve ikinci günün sabahında bu garip… mezarın başında ölü bulundu Ciran, ama sıkılı yumruğunda ezilmiş bir kâğıt parçasıyla.
            Hava kar gibi soğuktu.
            Kâğıt açıldı. Yalnızca o cümle karıştı havaya
            “Ne yar gördüm, ne diyar.”
            Ve gecenin avcıları yeni pusu yeri ararlarken telaşlıca, baykuşlar sessizce dinlediler son cümleyi. Aşkın ocağında ise cılız bir ışık alazlandı ve diz çöktü birkaç dallı alev.
            Ama bir başkası avazı yettikçe çığırdı…

            NEREDESİNNN…

 

 
Mektup Bekleyenler
Dergiyi Edinmek
Bağlantılar
İletişim
Ortak Kitaplar
Basında Kitaplar
Kitap Çıkaranlar
Mahsus Mahal Türküsü
Bize Yazın
 
Google