![]() |
|||||||||||||||
|
Gelmedin (4. sayı) Yıldızlar hâlâ parlıyordu. Sanki inceden inceye bir sıcaklık dokunmuştu ellerime, solgun bir aydınlık gibi. Çıplak nasırlı ayaklarım tanıktı buna. Pat pat atıyordu serçe yüreğim. Çömeldiğim yerden ayağa kalktım. Az sonra şafak sökecek, ben gene günün solgun ışığıyla baş başa kalacaktım. Ahh... İnsanlar! Gözeli ne sevecen, ne parlaktılar. Güvenli, sıcak yuva değildiler o gittiğinden beri. Sırtlarına vuran acıklı geçmişin şavkı ta içimde dalgalanıyordu. Ne güne umutlu başladılar, ne de gülümsediler çocukluğuma. Nefret eriyip gidiyordu damarlarımda, kutsanmış mum gibi. Minik ellerim yorgun, derinlerde oynaşan ışığın hükmü gizlice yalıyordu geleceğimi. Her zamanki gibi taştan, çamurdan evimizin penceresinde gözlerim uzaklarda bekliyordum onu. Serin, tatlı yanaklarına dokunmak, sığınıp ısınmak istiyordum sütbeyaz kollarında. Olmadı. Günler, yıllar devrildi. Çatlaklardan fışkıran otlar kurudu, gözleri çakmak çakmak çocuklar büyüdü, ama ne gelen oldu. O günden sonra payıma düşeni bilmedim düştüm hayatın yollarına havada asılı tek bir bulut gibi. Ya tüccar eli dokunacaktı canıma, ya da fiyatım bilinmeyecekti bu dünyada? Biliyordum ki çocukluğumla sessiz sedasız düşmüştüm insan kapanına! O günün şaşkın gözleri tıpkı bir atmacanın gözleri gibi keskin donuk ve acımasızdı. Nasıl boy ölçüşebilirdim ki böylesi bir hayatla. Tanrının görevlendirdiği bir kul askerdi insanlar. Kaybolmuş gidişlerin, bekleyişi boşunaydı. İblislerin külleri sarmıştı havayı, hayatın loşluğu bundandı. En önde kıranlar, arkada dilenciler, ortada hiç kimse! Bilmeliydim ki kızgın güneş kavursa da dünyayı, gölgeler var oldukça usul bozulmayacak, vuran vuracaktı toprağın bağrına, ölüm akacaktı peşi sıra… Yıldızlar hâlâ parlıyordu. Hava çelik gibi soğuktu. Gözlerimi hepten yoran o, gelmedi bir türlü. Adeta bıçak sırtındaydım. Acılı feryatlar yükseliyordu ruhumda. Tam orta yerimden vurulmuştum. Gırtlağımı yarıp, göğsüme sıkışan her neyse siliyor anılarımı. Emekleyerek yürüyorum. Belki de hissettiklerim hayal kırıklığıdır, kim bilir? Sabahın tozundayım. Hırslı adımlar, böğründen vurulmuş yitik bir can, ıslak dudaklara bıçak değmişti. En ufak bir güç kalmamıştı dizlerimde. Ve sersemlikten kurtulmak isteyen korkularımın bakışları, karanlığın ortasında solgun ışıkta tatlı tatlı parıldıyorlardı. Hızla en başa dönmeliydim. Tersyüz olan çocukluğumu ve onu aramalıydım. Bakıyorum. Biri taşın ardında yatıyor, biri sancılar eşliğinde doğuyor, başka biri itile kalkıla doğruluyor. Hayat kitaplarda yazıldığı gibi değilmiş meğer! Gözler kör, akrep sokmuş hayatı. Daha şimdiden bitti ömür, o gelmedi, feri gözlerimden aldığından beri. Zihnim tetikte, tehlikede olsa da geleceğim. Sen gittikten sonra neler oldu? Kapımı çalan, yüreğimi açan olmadı. Yüzyıllar süren esaretin kamburu çıktı! Sen gittikten sonra kaybettim kendimi! Hep isteyip de alamadığım oyuncaklar duruyor vitrinde öylece! İnsan olan insanın gözü doymaz. Fazlası çöpte, azı önümde, huzurlu günlerden geriye ne kaldıysa o örtünmüş üstüme. Beynimde tarifsiz bir uyuşukluk, boş renkli bir umutsuzluk çökmüştü göğün göğsüne. Kaldır başını öp beni, son kez dokun sensiz tenime! Olmadı. Çelimsiz, yalnız insandım; o beni terk ettiği günden beri. Cebimde yokluk, sırtımda uğursuzluk, kulağımda yalnızlığın ezgisi, işaret parmağımın arasında onu tutarken sımsıkı, kaldırdım başımı havaya. Akbabalar dönmeye başlamıştı başucumda. Öfke ve şaşkınlık dolu nidalar sarmıştı bedenimi. Yakarışlarım yıkmıştı etrafı. İşitmişti sanki. Yüzü şaşkın ve kaygılıydı. Hâlâ dün gibi hatırlıyorum. Pürüzsüz yüzünden yayılan sıcaklık ta yüreğimin en diplerinde öylece duruyordu çocukça. Ve ansızın çağırdım olanca gücümle! “Niye gelmedin?” Onun sesinden çok sabahın rüzgârı çınladı haince. Baykuşlar tıslayarak öttü ve günah dolu gün tüm hışmıyla öylece üstüme çöktü. Havanın tortusunda göz gözü görmüyordu. Titredi dudaklarım, gözlerim korkuyu saldı yüreğime, kalbim olanca hızıyla vurdu ölümün kapısına. Ve havada acı açılmak üzereydi. Çılgınca kayıp düştü gözyaşlarım. Ahh... Ahh! Bu sabahın kör esintisi nasılda fısıldaşıyor benimle, bu kısacık ömrüme dikiyor gözlerini. Usulcana çöktüm. O kazdı, ben baktım. O güldü, ben ağladım O savurdu toprağı, ben yüreğimle tuttum. O kefeni uzattı olanca hırsıyla ben sönüşümü izliyordum. Sonra küllendi her bir şey, ne gelen oldu, ne de giden. Artık batan güneşin altında yavaşça batışımı seyrediyordum. Rüzgâr ahengini bozmuş deli bir ezgiyle vınlıyordu; eğilip kulağıma fısıldayarak; “Gelmedi miii?” dedi, arsızca. Ahh... Ahh... Ne de pahalıymış bu dünya...
|
||||||||||||||