İçeriden dışarıya, dışarıdan içeriye köprü kuran dergi; mahsusmahal... İçeriden dışarıya, dışarıdan içeriye köprü kuran dergi; mahsusmahal...

 

 

 
Anasayfa
Hakkımızda
Künyemiz
Sayılarımız
Öyküler
Şiirler
Denemeler
Karikatürler
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 

Uzaktan Türkiye’ye Bakmak (2. sayı)

Bir yabancı yazarın gözünden Türkiye'nin nasıl göründüğüyle ilgili size bir fikir vermem istendi benden. Bu konu üzerinde ne kadar çok düşündüysem, genellemeler ya da klişelerin tuzağına düşmeden bu soruya cevap verebilme imkanının bir o kadar da az olduğunu gördüm. En sonunda kendi kendime sordum: Neden Türkler dışarıdaki insanların kendi ülkeleriyle ilgili fikirlerini duymaya bu kadar meraklıydılar? Sonra kendi çocukluğumda Norveç'te çok popüler olmuş olan bir radyo programını hatırladım, orada programcı, turistlerle söyleşiler yapardı ve onlara şu soruyu sorardı: ”Norveç hakkında ne düşünüyorsunuz?” Bazen zavallı turistler bu soruyu duyduklarında Norveç topraklarına ayaklarını daha yeni basmış oluyorlardı. Babam bu programı dinlerken sürekli kafasını sallar ve çok eğlenirdi. Elbette, o iyi bir Norveçli değildi. İşin aslı, o Norveçli bile sayılmazdı!

Böylece bir soru çıkıyor ortaya: Benim ülkemle Türkiye'nin ortak özelliği nedir? Bu soruya cevabım şu: Tat kaçıran(?) kendini büyük görmenin altına gizlenmiş bir belirsiz kimlik hali ya da özgüven ihtiyacı. Peki bu nasıl oldu?

Her iki millet de genç milletler. Norveç'in egemenliğine 101 yıl önce sahip olduğunu görüyoruz. Bu tarihten 18 yıl sonra ise Mustafa Kemal Türkiye Cumhuriyeti'ni yarattı. İki ülke de eski hikayelerini ve büyük geçmişlerini hatırlamaya ihtiyaç duyuyorlar. Elbette, Türkiye'nin büyük geçmişi Norveç'inkinden büyüktür. Sonuçta, biz Norveç'te yaşayan insanlar, sayımız Üsküdar'da yaşayanlardan fazla değil. Norveç İmparatorluğu 100 yıldan az yaşadı ve 13. yüzyılın sonlarına doğru Norveç'i ve Kuzey Atlantik'teki bazı adaları kapsayacak şekilde kuruldu. Osmanlı İmparatorluğu ise, itiraf etmeliyim ki, bunlarla karşılaştırıldığında bir miktar daha büyük duruyor.

Benim gibi ”dünyanın geri kalanından” gelen bir yazar, tarihsel olarak Türkiye'yle ilgili ilk fikirlerini Norveç tahtı için birbirileriyle savaşıp savaşmamayla ilgili bir seçim yapmak zorunda olan iki erkek kardeşin hikayesinden öğrenir. Bu iki kardeşin ismi Øystein ve Sigurd. Hikaye 12. yüzyılda geçiyor. Hikayede çok da görülmedik bir karar alıp, birbirilerini öldürmek ya da ülkeyi bölmek yerine her biri 5 yıl olmak üzere dönüşümlü olarak ülkeyi yönetmeye karar veriyorlar...

Øystein ülkeyi yönetmeye başlar, bu sırada Sigurd kendi sırasını beklemek zorundadır. Ne kadar sıkıcı! Sigurd ne yapsın? Yoksa Viking'lerle birlikte geziye mi çıksın? Hayır, fark eder ki bunun için üç yüzyıl kadar geç kalmış durumdadır, ama durun bir saniye! Sanki geçmişte haçlılarla ilgili bir şey duymuştu. Bunun üzerine Internete bağlandı ve evet! Doğu Akdeniz civarlarına bir sefer düzenlenecekti. Bunun üzerine toplanmaya başladı, ve ortalığa hemen bir dedikodu saldı. Ülkedeki kardan ve karanlıktan bunalanlar onunla gelebilirlerdi. Ve sonuçta 500 viking gemisi başkalarının canını sıkarak eğlenmek için Norveç'i terk etti. İlk başta Fas sularında bir savaş başlattılar ve ”mavi adamlar” olarak adlandırdıkları kişileri deniz savaşında öldürdüler. Bu Norveç tarihinde iyi bilinen bir hikaye haline geldi, ilginçtir ki aynı hikaye başka tarih kitaplarında çok ünlü olamadı. Sonraları Doğu Akdeniz sularına doğru ilerlediler ve orada Fransa'dan ve Britanya'dan gelen bazı asil holiganlara yardım ederek, onların Acra adlı bir şehri fethetmelerine yardım ettiler. Bu dehşetli zaferden sonra Boğaz'a doğru yelken açtılar. Orada onları vefa duygusu ve minnettarlıkla karşılayan Bizans imparatoru, Norveç tarih kitaplarına göre, gelen cesur krala imparatorluğunu kurtardığı için bir teşekkür borçluydu. Hikaye sonunda Sigurdlar Norveç'e muhteşem bir zaferle, ne yazık ki yalnızca bir gemiyle döndüler.

Bu hikaye ise İzlandalı büyük tarihçi Snorre Sturlason tarafından 200 yıl sonra yazıldı. Sturlason'un kafasına takılan soruysa şuydu: Geri kalan 499 gemiye ne olmuştu? Yoksa Konstantinopol'dan -bir diğer adıyla Miklegard' dan (Norveççe'de o zamanlarda bu kelime büyük şehir anlamına geliyordu) çıktıktan sonra gemiler batmış mıydı? Benim bu soruya cevabım HAYIR olacak. Amaçları kral Sigurd'dan gizlice kaçmak ve Boğaz'a yeniden yelken açmaktı.

İlginçtir ki bütün Norveçli çocukların bildiği bu hikaye Türkiye'de hiç bilinmiyor. O veya bu nedenle Bizanslı tarihçiler şehir tarihindeki bu büyük hikayeden bahsetmeyi unutmuş olmalılar.

Sonuçta, anlıyoruz ki yabancıların fikirlerini öğrenmek isteyen Türk merakı aslında bu zeki Norveçlilerin torunlarının kanlarının nakledilmesinden ve 900 yıl önce benim bugün yaptığım şeyleri yapmalarından kaynaklanıyor: yani sizin aranıza yerleşmelerinden!

Ve bu gerçek beni bahsetmek istediğim diğer konuya getiriyor: Zaten yazarların çoğu bulundukları yerden uzak değiller midir? Toplumu, yaşadığı bölgeyi, ailelerini uzaktan görmeye çalışmak zaten yazarın inancının bir parçası değil midir? Bu yüzden değil midir ki, çoğu insan, elbette çok iyi nedenlerle, yazarlara güvenmezler? Yazarlar gerçeğe inanmadıklarından değil, yalnızca başkalarının görmek istemediği gerçeklere güvendikleri için belki? Politikacıların, ordunun, gerçeği ya da ötekilerin, tanrıların ve tarihsel liderlerin yerini belirleyebilecekleri güçlü pozisyonlarda olan kadınların ve erkeklerin gerçeğine güvenmediklerinden....

Evet tabiki biz toplumlarımızın zafer vagonlarının köleleriyiz! Biz Kral Çıplak diyen o küçük çocuk gibiyiz, Hans Cristian Andersen'in masalında olduğu gibi -ya da biz yazarların en azından olmamız gereken şey bu!

Evet, şu zamana kadar yazdıklarıma tamam, ama yeterince iyi değiller, çünkü biliyorum ki aslında size kendinden menkul gerçeklerden bahsederek ve hikayeler anlatarak bu özel dergide yazma nedenimin etrafında dolandığımı düşünüyorsunuz. Başı bulutların üstünde olan birisinin bahsedeceği cinsten.

Bu yüzden yeni bir deneme yapmama izin verin lütfen: Türkiye'nin benim gibi Türkiye dışında yaşayan bir yazarın gözünden anlatımı... Neden Türkiye'de birçok mahkeme gözlemi ve yaşanan anlaşmazlıklarla geçen 12 yılımdan sonra Türkiye'den çok etkilenip burada yaşamaya karar verdim? Bu sorunun cevabı basit değil, Türkiye zaten kolay anlaşılır değil. Hiçbir ülke bir anda tanımlanabilecek kadar basit değildir, ama Türkiye, gitme imkanımın olduğu dünyanın dört bir yanındaki ülkeler arasında en karmaşık olanı diyebilirim. Bunun nedenlerinden bir tanesi kanımca hayatınızı karmaşıklaştırma konusunda ciddi bir isteğinizin olduğu. Bu bence, Türkiye'yi yalnızca kitaplardan öğrenmemiş olan ve aynı zamanda dışarıda yaşayan birisinin edinebileceği gerçeğe en yakın sonuçlardan biri. Ünlü Bizans zihniyetini hatırlayalım, görünenin aslı olmadığı, her zaman gizli bir odanın olduğu, bariz gibi görünenin arkasında saklı anlamların olduğu... Düşünceme göre, bu toplumun öyle içine işlemiş ki, üyeleri artık aslın ve görünenin arasındaki farkı göremiyor.

Bir kültürün zihniyetini değiştirmek elbette çok uzun sürebilecek, yüzyıllar alabilecek bir süreç. Fakat, iyimser bir halimdeysem, diyebiliyorum ki, Türkiye zaten vatandaşlarının fark edebildiğinin çok ötesinde bu süreci ilerletmiş ve yaşıyor. Uluslararası toplum zaten Türkiye'yle uzun süredir işbirliği içinde çalışıyor ve modern Türkiye, modern toplumlarda var olan düşünce biçimiyle aynı çizgide. Bugün yaşanan ise, bir kültürün fosilleşmemesi için değişmesi gerektiğini anlamayan, ya da var olan değişim sürecinin kendi konumlarını tehlikeye atacağına inanan toplumun bir kesiminin bu dönüşüm sürecine gösterdiği reaksiyon. Anlamaktan çok hissettikleri ise bunun bir son savaş durumu olduğu, duvara sırtlarını dayayarak zamana karşı yarıştıkları. Kanımca, Türkiye' deki durumu tehlikeli hale getiren de bu reaksiyondur ve korkum ileriki yıllarda Türkiye'de daha çok şiddet olaylarıyla karşılaşmamızdır.

Dışarıdan bakan bir yazar olarak beni endişelendiren arkadaşlarımın yazma hakkı, yayıncıların yayınlama

hakkı, gazetecilerin, güç dengelerini, gazete ve dergi sahiplerinin çıkarlarını önemsemeden gerçekleri yazma hakkı. Direkt söylemem gerekirse, dışarıdan ve içeriden bakan birisi olarak beni kaygılandıran sansürün bu kadar yaygın bir biçimde uygulanıyor olması. Sansür Türkiye'de, kendisini demokrasi ülkesi olarak görmek isteyen ülkelerin hiçbirinde olmayan bir vehamette görülüyor. Aynı zamanda hukuğun nasıl işlemesi gerektiğine dair var olan pratik, bir açıdan hem çelişkili ve hem de komik bir biçimde yargıyı ve suçların kurbanlarını aşağılıyor.

Defalarca denildiği gibi Türkiye medeniyetlerin buluşma noktası. Aslında ben bunu daha çok medeniyetlerin döner kavşağı olarak tanımlayacağım. Benim yaşadığım dünyada genelde fenomenler insanların bilincine yalnız bir kere geri dönerler, Türkiye' de ise bu her beş on yılda bir oluyormuş gibi hissediyorum. Sizin bir deyişiniz vardır, tango yapmak için iki kişi gerekir. Biz yabancılar ise, Türk dansını düşündüğümüz zaman aklımıza dervişlerin resmi geliyor! Bir dervişle nasıl dans edersiniz? Fakat dervişler bile er ya da geç yavaşlamak zorunda kalacaklardır dönerken. Türkiye'deki hukukçular ve politikacılar, Türkiye'yi iyileştirmek ve daha kolay yaşanır bir ülke haline getirmek için, değiştirdikleri ve düzelttikleri maddelerin daha net ve daha az kısıtlayıcı olması gerektiğini er ya da geç kavrayacaklardır yoksa bu da yüzeysel düşünen bir batılının naif düşüncelerinden biri mi?

Eski zamanlardan Rus şairi Konstantin Tiutchev'in dediği gibi: ”Rusya' da gerçekler her zaman değişir, bizi anlamaya çalışmayın, yalnızca bize inanın. Yapabileceğiniz tek şey bu”. Bu sözlerin Türkiye'yi iyi tanımladığını düşünüyorum. Sadece bazı zamanlarda size güvenmemiz için bize yardım etmeniz gerektiğini düşünüyorum. Bunu hak ediyorsunuz! Eninde sonunda, önemli olan benim, Batı'nın ne düşündüğü, AB'nin ne görmek istediği değil, sizi geleneklerinize ve tabularınıza bağlayan zincirlerden kendinizi kurtarmanız. Hepiniz bunu hak ediyorsunuz. Bu ülkenin yetenekli ve cesur özgürlük savaşçıları bunu hak ediyor. Kemal Kerinçsiz ve taraftarları, gerici ve kendini avukat ilan eden kişilerin sizi durdurmasına izin vermeyin.

Not: Bu yazıyı 19 Ocak'ta Hrant Dink'in öldürülmesinden önce yazdım. Onun ölümünün Türkiye'nin geleceğine yapılmış bir saldırı olduğunu düşünüyorum. Bu bize tekrar hatırlattı ki, cehalet ve otoriteler tarafından tohumları ekilen yalanların bedeli ülkedeki en değerli insanların canı ve özgürlüğü oluyor. Bu, Türkiye'de nefes almayı zorlaştırıp, hâlâ büyümemiş ama yine de geçmişini ve vatandaşlarına olan sorumluluğunu görmek istemeyen inatçı bir toplumun dönüşümüne ket vuruyor. Bu korkuyla var olabilen bir sosyal modeldir. Türkiye, silahsız bir devrimin olmasına ihtiyaç duyan bir ülkedir. Son günlerde çok söylendiği gibi, ben de iddia ediyorum: Ben bile Ermeniyim, ben bile Hrant Dink'im!•

(*) Uluslararası Pen Hapisteki Yazarlar Komitesi Eski Başkanı

(**) Çeviri: Ceren Yartan

 

 
Mektup Bekleyenler
Dergiyi Edinmek
Bağlantılar
İletişim
Ortak Kitaplar
Basında Kitaplar
Kitap Çıkaranlar
Mahsus Mahal Türküsü
Bize Yazın
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 


Google
 

eXTReMe Tracker