![]() |
|||||||||||||||
|
Enver Özkartal
Morarmış Zamanlar Düşünecek gücüm kalmamıştı. Direniyordum zamana karşı. Saçlarından yansıyan ipilti eritiyordu beni. Ellerini tuttum, bedenimi saran ısı yakıyordu beni. Uzaklaştım. Uzaklaşmak korkutuyordu… Her şey durmuştu. Aklım, ruhum terk etmişti bedenimi. Yalnız o vardı o, ruhumun köşesinde, beynimin içinde… Odamdaki rayihaydı. Kapamıştım gözlerimi. Gözlerim çalınmıştı. Parçalanan ruhum cam kırıntıları gibi darmadağınıktı. Dağılmıştım. Geceyi dinledim. Gece bende benefşi haliyle duruyordu. Ben yürüyordum. O bir ceylan gibi, alıcı göz ışıltısıyla yansıyordu. Gözlerimin, ruhumun… Hayır hayır beynimin içine bakıyordu. Duasını içinden yapan rahibe gibiydi. Unutulmayan gözyaşları kalmıştı bende. Bir de dokunduğum ipeksi saçları… Durdum, yazamadım bu sahneyi. Açılan her sahne yeniden açılmayı bekleyecekti ve yeniden yazılmayı… Kaç kez kalkmak istedim. Nefessiz kalmanın ölüm olduğunu biliyordum. Nefessiz kaldım kaç dakika geçti, bilemiyorum kaç dakika nefessiz kalınabilirse, o kadar kaldım. Daha çok… Zor olur çarmıhtan gökyüzünü izlemek. Yıldızlar daha çok parlak… kaç geceyi devirdik bilmem… Uzaktan gelen sese kulak verdim, “her şey bir rüya…” Evet, her şey bir rüya idi. Takılmıştım öylece kaç rüya daha öylece… Haftalarımı çalmıştı bu sözler. Tartışma uzun sürmüştü. Her şey bir rüya ise, uyanış metaforuna cevap arıyordum. Ölümü merkezime böyle almıştım. Güneş etrafında dönen gezegenler gibi, ölümün etrafında dönmeye başlamıştım. Ölüm bir uyanış mıydı? Bazen bir şiir dizesinde, bir aforizmada, bir roman sayfasında, bazen bir dostta, bir insanda, çevrende, bazen bir kuşun ötüşünde, börtüböcekte, bazen bir ağaç yaprağında, mevsimlerde ve özellikle de sonbahar düşünde ararsın kendini. Kendini bulmaya, kendin olmaya çalışırsın. Kimi zaman da çevirdiğin yaprakların açmazlara sürüklediğini görürsün. Başın ağrır, yüreğin sıkışır, soluduğun dumanla dertleşirsin. Her nefes bu sıkıntıyı gidermenin içimi olur. Yalnızlığı sevmeyi öğrendim. Belki de kaçışlar beni yalnızlığa itti. Zamanda düşlemeyi, yoğun hayaller arasında soluduğum hava kadar yakın tuttum. Yaz gecelerinde gökyüzü benimleydi. Tuttum. Ay ışığına sığındım. İnsan gazabının bıraktığı lekeleri gördüm. Gece düşlerinde tutulan nefesleri… kendimi kendimde aradım. Hem de tüm acemiliğimle yaptım bunları. Kabına sığmayan bir çocuk gibi büyüdükçe, çocuksu dünyam da yeni bir insan yaratıyordum. Hem de tüm deliliğimle… Hani yazacaktın, hani görecektin beni. Bunları yapmadığın için suçlamıyorum seni, kızmıyorum da. Aslında kızmak istiyorum. İçimde kızgınlığa dair kimi küçük dalgalar oluştuğunda “tamam bu kez kızacağım” diyorum. Ama gel gör ki hemencecik geçiveriyor. Empati yapıyorum. Tam beceremesem de yapıyorum işte. Sessizliğinin nedenlerini anlamaya çalışıyorum. Yani birazcık sen oluyorum. Ve hak veriyorum sana. Sessizliğin, gelmeyişin anlam kazanıyor bende. İşte, kızgınlığımın çabucak geçmesindeki nedenler… Yalnız bu mu, hayır. Bir de kızmak fazla çekici gelmiyor bana. Gerçi insan her anını kontrol edemiyor ama biraz düşünme zamanı yaratımı bu sonuca gidebiliyor. İrena'yı bilir misin? İrena benim çocuksu dünyam. İrena ve sen… Bu dünya gülüşlerinden uzak, kaygısız ve sen olarak… Kanatlarımın olmasını isterdim, ve yükselmek gökyüzüne. Daha ötelere. Biliyor musun büyümemiş bir çocuğum ben. Terk edemediğim bu. Ağlayamadım. Ağlayamamanın zorlukları bulutlar gibi askıda tuttu beni. Morarmıştı zamanlarım… Mor lekelerle bezenmişti çatı. Güvercin kokusu. Açık yeşil ötüşler yansıyordu. Renkler ömrüm kadar uzak kirlenmiş. Yanı başımda uzanmış, yansıyan kırk renk. Pencereme sokulan sis. Duvardaki resim… Hep pencereden bakan bir yaşamı hatırlıyorum. Islık çalarak geçiyor kıskançlık yaratan rüzgar. Canımı acıtıyor eksik kalan her renk… Bir orman. Başka renkleri var mı bilmem. Karga sesleri geliyor uzaktan. Ne kadar da hızlı geçiyor, kelimeler hep aynı zaman. Elvan baharları anlatıyor okuduğum şiirler. Hâlâ dönemediğim o kentte esirim… Anlayamadığım ruhumu ıslatan bakışların… Öyle içselleşiyorsun ki bende, nereye dönsem, ne düşünsem sen oluyorsun. Okuduğum kitapta, rüyalarımda… Yani hep bendesin. Günler, haftalar böyle geçiyor hep. Ne düşler kurdum bir bilsen… Geleceksin ya… Seninle yapacağımız sohbeti… Sana anlatacaklarımı yüzlerce kez tekrar ediyorum. Heyecanlarımı, korkularımı aktarıyorum sana. Rahat değilim anlayacağın. Rahat olamıyorum. Bir şeyler eksik kalıyor hep. Belki de bu denli düşünmeye gerek yok. Her şey çok… Evet, tek sözcükte toplanıyor her şey… bu sözcüğü defalarca söylüyorum, kendi kendime. Seni karşıma alarak söylüyorum hem de. Sokaklar ansızın açılıyor kaleye. Bir koridor ve su… Baş aşağı koşan benim. Kimin arsızlığı dayanmıştır zamana. Suskun değiliz. Verdiğimiz sözde yıkınıyoruz. Uzunca bir kule, aydınlatıcı sesler… görebildiğim yakınım, sarsılmış yılların anısına. Işık, kesilmiş artı zaman. Dinleyen benim. Bir şeyler söylemekten çok, bir şeyler duymak istiyorum sanırım. Bir hüzün daha düşüyor sensiz yarınlara. Kim bilir kaç bahar daha ışık saçacak yıldızlar. Düşündüğümde seni, anladım kamçılanan zamanı. Kara gözlü bir türküydü içime dolan. Takırtılar içinde uyandı mavi düşlerim. Firar ettim senin olmadığın her andan. Sonra bir melodideki yarınlar kaldı benden geride, bıraktım şahika tırmanışları… Günlük ve zaman arasında bir ruh yaratırız böylece. Bunun derinliğine inmek, zamanı yoklamak azmi gerektirir. Önce keşfedilmesi zor görünür. Öyledir de. Ama aşılmaz değildir. Sihiri çözmek için tanımaya, yaşamaya gerek vardır. Kalın bir çember sarmıştır her yanı. Bu dışarıya çıkmanın bilinmeyen örgüsüdür. O kalın örgüde saklıdır çözmen gereken şeyler. Sınaman gereken cesaretin değildir, bu aklına bile gelmez. Düğümü çözmek, içinde bulunduğun anı anlamaya başlamakla gelişir. Zamanı hissederek, sende bıraktığı izlere dokunarak… Yaratım böyle başlar.
| ||||||||||||||