![]() |
|||||||||||||||
|
Gemide Denize Hasret Donanma Davası’nın Kerim Korcan’dan sonra gözaltına alınıp sorgulanan ikinci sanığı Yavuz zırhlısı gedikli üstçavuşu Seyfi Tekdilek’ti. “Seyfi Baba” lakabıyla da anılan Seyfi Tekdilek yıllar sonra şunları anlatacaktı: “Terfiim geldi. Üstçavuş oldum. Arkadaşlardan biri, ‘Gemide erlerin birinde Marksist kitaplar var’ dedi. ‘Kimde?’ dedim. ‘Haydar Korcan’da dedi. “Getirin kitapları da okuyalım’ dedim. Kitaplar geldi... Haydar Korcan, Kerim Korcan’ın ağabeyi imiş. Bizim donanmada asker. Rütbe gözetmeksizin ona yaklaştık. Bize kardeşi Kerim’i anlattı. Çok kitabı olan, durmadan okuyan biriymiş Kerim. Evleri kitap doluymuş. Mesleği saatçilikmiş. Küçükpazar’da babasının yanında çalışırmış... Bir akşam gemide biraz demlendik. Çakırkeyifiz... Her şey güzel. Arkadaşlar kafa dengi, deniz pırıl pırıl, gökte kocaman bir ay. Kağıt kalem istedim. Bir mektup yazdım Kerim’e; “Aziz kafadarım. Talih ve tesadüf bir gün bizi birleştirecektir. Nerede olursa olsun. Gözlerinden öperim. Daha bir şeyler varsa gönder...” Mektubu eski harflerle yazmıştım. Kerim’den istediğim, sol içerikli kitaplardı. Aradan bir süre geçti geçmedi. Bir akşam üzeriydi. Bir baktım, Bölük Çavuşu gelmiş başımda dikiliyor. Biz de o anda yemek yiyoruz. Sofradayız. Hiç unutmam, sözü aynen şöyle başçavuşun:‘Kalk, doğru yüzbaşımın kamarasına!’Yüzü karmakarışıktı başçavuşun. İşin için-de bir bokluk olduğunu anladım. Çataldaki lokmayı bıraktım. Yüzbaşının odasına girdik. Hiçbir şey sormadan içeri attılar beni... Sabah oldu. ‘Kalk, gidiyoruz’ dediler. Götürdükleri yer Müdüriyet’ti. O sırada İstanbul Polis müdürü Salih Kılıç adında biriydi. (... ) Velhasılı Kerim beni ben Kerim’i tanıdım. Uzun yıllar birlikte yatacağımız mapusane arkadaşlığının emniyet müdürlüğündeki ilk teşerrüfü... Kerim’in evini didik aramışlar. Yazdığım mektup, kitaplarının birinin arasından çıkmış. Kuzunun suyu bulandırması bahaneydi. Kurt kuzuyu yiyecekti. Böylece tevkifatım başladı. Arkamdan gelen gelene...” Sansaryan Han’da ağır işkenceyle geçen sorgudan sonra Seyfi Tekdilek de tutuklanıp, Erkin gemisinin güvertesinde kurulan mahkemede yargılanarak 10 yıl ağır hapis cezasına çarptırılacaktı. Tabii Seyfi Tekdilek’in de bu 10 yıllık cezayı çekeceği yer, öteki dava arkadaşları gibi Sinop Kalesi’ydi… Seyfi Tekdilek, Sinop Kalesi’ne yolculuklarını ve oradaki durumlarını şöyle anlatıyor: “Bizler asker kişiler, askeri hapishanede kaldık. Tophane’de yani. Nâzım gibi sivil olanları İstanbul Tevkifhanesi’ne yolladılar. Altı ay kadar sonra bizleri de sivil hapishaneye gönderdiler. Böylece aynı mapusanede bir araya gelmiş olduk. Ancak birkaç ay bir arada kalabildik. (...) Bu kez de İstanbul Tevkifha-nesi’nden dağıtım başladı. Benim de içinde bulunduğum bir kısım mahkum Sinop’a, meşhur Sinop Cezaevi’ne postalandı. Bizi vapurla yolladılar Sinop’a. Daha biz varmadan adımız sanımız varmış Sinop’a: ‘Komünistler geliyor!’ Halk rıhtıma yığılmış bize bakıyor. İn miyiz, cin miyiz, neyiz? Baktılar ki adamız, hoşlanmadılar. Hemen dağıldılar. Hapishaneye girer girmez müdürle atıştık. Savcı, müdürün eniştesiymiş. Müdür, taktı bileklerimize kelepçeleri. Çıkardı savcının karşısına. Savcıdan bir zılgıt, bir gözdağı. Bizleri sayıyla vermemişler ona. Sayımızı da sormazlarmış yukarıdan. Ayağımızı denk atmadık mı, cumburlop düşüverirmişiz denize. Köpekbalıklarına ziyafet. (...) Sinop Cezaevi’nde işkolları vardı. Biz daha çok marangozluğu seçtik.” “Seyfi Baba” nın Sonu… Biz de 12 Mart Dönemi’ndeki hapishane nöbetimizi tamamlayıp dışarı çıktıktan sonraki yıllarda (Yanılmıyorsam 1974 yazıydı) tanıştık Seyfi Tekdilek’le… Her yaştan iç içe olduğu devrimci çevreler “Seyfi Baba” diyorlardı ona. Zaman zaman uzunca beraberliklerimiz oldu. Şiire merakı vardı. Gençlik yıllarından beri zaman buldukça yazmıştı bir şeyler. Bir ara “Gemide Denize Hasret” adıyla kitaplaştırdı. May Yayınları basmıştı. Beraberliklerimizde, başından geçen bu 1938 Donanma felaketini yazmasını, yazması mümkün değilse güvendiği birine anlatmasını ısrarla söylüyordum. Bu konuda sanıyorum Nazım Hikmet özneli bir kitap yazan Aydın Aydemir’e anlattıklarının dışında da bir şey bırakamadı. On yılını Sinop Kalesi’nde tamamlayıp 1948’de normal yaşama dönünce; cezaevinin işliklerinde öğrendiği birkaç el hüneriyle boya-badana işinden başka yapabileceği bir şey olmayınca onlarla oyalanmaya başlamış. Bana anlattığına göre; bir yuva kurmaya çalışmışsa da, eşinin ailesi “komünistlik” sabıkası yüzünden rahat vermeyince çok kısa sürmüştü evliliği. Bundan sonra artık Seyfi Baba için ne ev ne bark ne de sıcak bir yuva olacaktı. “Seyfi Baba bundan böyle yaşamını; tanıdık çevrelerden aldığı mobilya cilası, boya badana gibi işlerle oyalanmak, yakın devrimci arkadaş ve eş dostta barınmak, bir de vakti keraheti geçirmemek şeklinde sürdürüp gidecekti… Kınalı’daki dostlarım, arkadaşlarım Seyfi Baba’yı sımsıcak karşıladılar ve bir daha bırakmadıklarını öğrendim sonradan… Başı sıkıştıkça kendisini Kınalı’ya atmaya başlamış Seyfi Baba… Zamanlar zor zamanlardı, sokaklarda ölüm kol geziyordu, cepler ve para cüzdanları boştu, sofralarda ekmekler küçülmüş, taam kıtı kıtına idi…Üstüne üstlük 12 Eylül 1980 şafağında askeri bir cunta gelip oturunca ülkenin üzerine, her şey çifte kavrulmuşa döndü…Kimsenin kimseleri arayıp soracak hali kalmamıştı…Telefonlaşma imkanları da olabildiğince kıttı. Neyse bu bölümün hikayesi epeyce uzun, yürekler acısı, olabildiğince dramatiktir, ona girmeyelim.
|
||||||||||||||