![]() |
|||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
|
Siyasi iktidar -çoğu zaman böyledir bu- kalabalıkları ilk kez radyo tamir eden huysuz bir adam gibi yönetir; tamirat bittiğinde dışarıda kalan parçanın aslında işe yaramadığına emindir. Toplumlar mucizevi ve gayretkeş radyolardır bir bakıma, dışarıda bırakılan onca parçaya rağmen işlemeye devam eder. Dışarıda bıraktığı parçalar yüzünden radyonun çekmediği istasyonlar, huysuz ihtiyarın umurunda değildir. Hapishaneden Öyküler, Hapishaneden Şiirler kitapları, bu kitapların ortaya çıkmasını sağlayan “Duvarları Aşmak” projesi, o “dışarıda bırakılan parçaların” sesleri. Kalabalıkların, giderek tüm dünyanın beceriksiz ve cahil bir ihtiyar tarafından suçlular ve masumlar olarak ikiye ayrıldığı bir çağda, “bizim” için tehlikeli olabileceği düşünülen “kapatılmış” insanların istasyonundan berrak sesli bir yayın. Biz mi? Biz masumlar olarak dışarıdayız. İletişim olanakları o denli büyük boşluklar (space) sunuyor ki bize o boşlukları doldurmak için durmadan konuşuyor, yazıyor, görünüyor ve gösteriliyoruz. O kadar çok reklam var ki gösterilecek, o reklamların arasını doldurmak için, ama elbette o reklamların tatlı dünyasına zarar vermeden, haberleşmek, yazışmak, konuşmak zorundayız. Yeryüzü, sözden hızlı üretiyor artık iletişim kanallarını. Kanalları doldurmak için giderek daha da bulanık sular akıtmak zorundayız. Dünya büyük bir “içerik sağlayıcı” artık, her gün web sayfalarını, TV kanallarını doldurmaya çalışıyoruz. Kim bilir belki söyleyecek o kadar da çok sözümüz yok, ama gösteriyi devam ettirmek zorundayız. Biz böyleyiz. Ya onlar? Dışarı atılıp içeriye kapatılan parçalarımız? *** Bütün dünyada öyle midir bu acaba? Cezaevlerinden gelen mektuplar, bütün dünyada öyle midir? Kağıdın kıymetini bilir mahkum mektupları. Boşluk (space) sınırlıdır. Bu yüzden her sözcük özenle seçilir, olabildiğince küçük ve hatasız yazılır. Biz dışarıda her şeyimizin müsveddesini yetiştirirken iletişim tüketimine, o mektuplar iki kere temize çekilmiştir. Yazmanın, yeniden yazmak demek olduğu günleri geride bırakırken biz onlar, içeride yazı yazmanın bu ilk ve temel kuralını talim ederler. Babil'in eski yazıcıları gibi yazının kıymetine ve gerektirdiği talime boyun eğerler. Edebiyatın ağır işçiliğini yapmaları için ellerinde gerekenler vardır; sınırlı bir boşluk ve lanetli bir ceza. İçeridekiler, onlar tıpkı kilit altında tutulan bir çocuğun ağlamayı bırakıp bir hayal aleminde zamanı, mekanı ve kapatılmış gövdesini unutması, unutmayı öğrenmesi gibi edebiyat yapıyorlar belli ki. Çocuk o iç ülkesini keşfettikten sonra artık ceza vermenin şehevi hazzı kalır mı ebeveynde? Cezanın o esas parçalarından birini ortadan kaldırabilir odasında boncukları dizmeye başlayan, düzensiz bir melodiyle bir şarkı uyduran, oyuncak hayvanlarının içine girip onların sesleriyle konuşmaya başlayan bir çocuk. Kapatılmış çocukların hayalleri sessizce eksiltir ceza verenin iktidarını. Hapishaneden şiirler ve öyküler kitaplarında da yapılan bu galiba: Bir çocuğun hayal kurarak kapatıldığı içeriyi, cezanın nesnesi olan gövdesini, “düzeltilmeye” çalışılan aklını yeniden kurması. Bu yüzden o eşsiz tat var bu kitaplarda; bir çocuğun bir öğle vakti kendini unutuşundaki çaya batırılmış bisküvi tadı. 1994-2004 yılları arasında hapiste yazanların ürünlerini kapsayan kitaplar tam da F tipi cezaevi sistemi kurulurken, cezaevi içinde ve dışında eylemler sürerken yayınlandı. Ölüm oruçlarında ölenler ve sakat kalanların gazetelerde haberlerine yer verilmediği, hükümetin basın üzerinde ciddi ve sert bir sansür uyguladığı zamanlar geçmiş, artık siyasi tutuklu ve hükümlü ailelerinin bile “terörist” ilan edildiği bir zamana gelinmişti. Duvarların ardından bir edebiyat güvercininin ayağına bağlanıp sözler, incelikli bir mektup gibi dışarıya, “bize” ulaştı. Söyledikleri neydi peki? *** “Yazdıkça iniyorum hepsinden/ artık ne varsa yüksek / sesler dünden sade/ dünler bugünden silik/ son sözcükte varım bir tek”... Bunlar, Bülent Şamcı'nın dizeleri. Bülent Şamcı: Doğum, 1972. 1991'de Uludağ Üniversitesi'nde okurken siyasi mücadeleye katıldı. 1994 yılında tutuklandı. 11 yıldır içeride ve daha orada kalacak... Şiirlerden önce doğum tarihlerini okuyor insan ister istemez, sonra yazarların, şairlerin cezaevi tarihlerini. “36 yıla mahkum edildi” diyor bir özgeçmiş, bir diğeri 25 yıl, bir diğeri... Bu başlı başına lanet bir şiir (!). Şiirlerin koynuna yerleştiği hayatlar, o hayatlara ait iki-üç satır, yazılmış bütün sözcüklerin özgül ağırlığını artıran küçük öte-şiirler (beyond-poetry) olarak duruyorlar sayfalarda. Öykülerin ve şiirlerin önünde o hayatlar, upuzun iki-üç cümle. Böyle okuyunca büyük boşluklarımıza düşüveren, iktidarın boşluksuz bıraktığı o dar alanlarda yazılmış dizelerin, cümlelerin başka bir anlamı oluyor. Kapatılmış şiirler bunlar, kapatılmış öyküler. Sonra duvarları ağır ağır delip günışığına çıkan... Bu şiirlerin, öykülerin karşı durdukları sadece huysuz bir iktidarın onları kalabalıklardan ayıran iktidarı değil elbette. Yazanların, içeri kapatılmalarına yol açan siyasetin, örgütlerin, devlet sertleştikçe sertleşen dilleri, tutumları da var kendilerini korumaları gereken. Edebiyat hiçbir yere ait değildir çünkü. Hüzünle doğmuş çocuklar kadar kadersizdir. Bu yüzden içeride korunulması, sakınılması gereken bir içeri daha vardır edebiyatın, yazının karşısında. İçeride yazanlar, iki kere sonsuz yalnızdırlar aslında. Bu sebeple iki kere daha güçlü olmalıdır söz. Bu kitaplardaki cümleler ve dizeler de bu yüzden bu kadar çelik galiba, iki kere su verildiği için, iki kere daha şiir. Hapsedilmiş şairler ve yazarlar günün hangi saatinde yazarlar acaba? Beraber olmaya zorlandıkları bir sınırlı kalabalıkla günün hangi saatinde ayırıp yollarını, nasıl yalnız kalabilirler yazmak için? Yazdıklarını nerede saklarlar? Yapılan düzenli aramalarda gardiyanlar yazdıklarına bakarken nasıl titrer içleri? Acaba kaç şiir ve öykü yırtılıp gitmiştir postallar altında? “Görülmüştür” damgası basılmadan dışarı çıkamayan kaç şiir okunmadan, yani daha ilk soluğunu almadan yok olup gitmiştir? Volta atarken, havalandırmaya çıkarken akla düşen bir dize hemen içeri girilip not edilemediği için kaç kere unutulmuştur? “Işıkları söndürün” diye bağıran sesten sonra akla gelen kaç öykü bir rüyaya karışıp uykunun ılık karanlığında yitmiştir? Bütün bu soruların cevabını bilemeyiz, bilemeyeceğiz. Çünkü onları hiç görmedik, bu şiirleri ve öyküleri yazanların çoğunu daha uzun süre hiç görmeyeceğiz. Dışarıda bir gösteri sürerken onlar, yüzleri hiç görünmeyen yazarlar ve şairler olarak kalacak. Bu çağın neyi göstereceğini hunharca seçen mantık mekanizması içinde onlardan sadece birkaç cümle gelecek bize, bir güvercinle birlikte. Kıymeti bilinerek yazılmıştır bu mektuplar, kıymeti bilinerek okunsun dileğiyle...
|
||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||