![]() |
|||||||||||||||
|
Nasıl Yazmamalı? “Mecburen, mecburen, mecburiyetten” Afrika sıcakları ile boğuşuyorum. Bir yandan da stadyum büyüklüğünde uzay yelkenlilerinden ve karşı madde diye bir şeyden söz eden bir belgesel izliyorum. Yaşanacak yeni bir gezegen bulmak için çok uzaklara gitmek gerekiyormuş ve bu belgeselde anlatılan naneleri de onun için yapıyorlarmış. Uzay yelkenlisini pek gözüm tutmadı, alüminyum folyodan yapılmış gibi, gayrı ciddi bir şeye benziyor. Karşı madde mevzusuna biraz ısındım ne de olsa “karşı”. Bazı felaket filmleri vardır. Deprem, sel, dünyaya bir göktaşının çarpması, büyük bir soğuma ve buzullaşmanın aniden başlaması vs. Bu filmlerde dikkatimi çeken bir şey var. Örneğin, filmin kahramanları buzullaşma sürecinde bir kütüphaneye sığınırlar ve donmamak için tehlike geçene kadar bütün kitapları çatır çatır yakarlar. Deprem filmlerinde önce kitap raflarının yıkıldığını görürüz. Dünyanın sonunu anlatan bütün filmlerde kitaplara yönelik belli belirsiz veya açık bir düşmanlık mutlaka vardır. Bir şey mi demek istiyorlar acaba? Alınmak lazım mı? Dünyanın sonu geldiğinde bütün kitaplar başınızda paralanacak ve siz kurtulmak için hepsini yakacaksınız falan mı demek istiyorlar? Yazmasak da olur mu acaba? Hatta yazmasak daha mı iyi acaba? “Şiir yazmak” konusunda bir yazı yazmamı istediler. Ben kalkmış, yazmasak da olur, zaten dünyanın sonu geldi gibi altın yumurtalar yumurtluyorum. Siz yine de bu tavuğu hemen kesmeyin isterseniz. Biraz dinleyin. Bir de vaktinden önce öten horoz vardır. Biz onunla da kısmen alakalıyız.
Yazmaya mecbur musunuz? Doğrusu kimseyi şiir yazmaya teşvik edemem. Kendimi de etmiyorum. Mecbur kalmadıkça da yazmıyorum. Şiir yazmaya mecbur olmak da ne demek diye sorabilir bazıları. “Mahsusmahal”de şiir üzerine yazmak istedim, çünkü sizlerin böyle bir mecburiyeti, pek çok kişiden daha çok hissedebileceğinize inanıyorum. Bana kalırsa yazıyı burada bitirirdim. Ama dergilere yazı yazmaya kalkıştığınızda, “bu kadar bu konu” deyip, kesip atmak gibi bir teamül yok maalesef. Etraflıca anlatmak gerekiyor(muş). Olmak istediğiniz bir yerde olacağınıza, olmak istemediğiniz bir yerdeyseniz ve oradan çıkamıyorsanız, şiir yazmaya mecbur olabilirsiniz. Ne yapsanız olmuyorsa, olanlar da iyi olmuyorsa yine şiir yazmaya mecbur olabilirsiniz. Üzüm üzüm üzülüyorsanız üzüntü geçer gibi olduğunda üzüntüden boşalan yeri elle tutulur biçimde, somut hissediyorsanız şiir yazmaya mecbursunuzdur. Sokaklarda çok çok çok insan var, biz onları bilmiyoruz. Onlar da bizi bilmiyorlar. Herkesin çok işi var. Siz herkes kadar çok işi olan biri değilseniz yine şiir yazmaya mecbur olabilirsiniz. Mecburen yazılan şiirler sanki daha iyidir. (yiğit olsam bu benim yoğurdum derdim) Ve sizin orada şiir yazmaya herkesten daha çok mecbur olabileceğinize inanıyorum. Böyle fena halde, fevkalade mecbursanız bile, en ilk başta, herhangi bir vahiy gelmeden peygamber gibi döktürmeye başlamamak gerekir. Sahte peygamberler hemen anlaşılır. Bu tipler “ey” diye başlayıp “allah allah” diye girişirler şiire ve ekseri şöyle şeyler yazarlar: “Güz gülleri hayatın gövdesini sardılar kandan sarmaşıklar gibi” (şimdi yazdım bunu). Bunlardan günde onyüzbintane yazsak da (ki yazabiliriz) yine şiir olmaz yazdıklarımız. Şiir yazdığımızı zannedip komik oluruz. Her yazdığımıza bu gözle bakıp, şüphe etmek gerekir. Çöp kutusu şairlerin en yakın çalışma arkadaşıdır. Yazdıklarımızı beğenmeyip dizeleri çizi çizivermemize eksiltme denir. Bu şairin yazdıklarına pek kıymet vermediğine, daha iyisini yapabileceği konusunda azim ve kararlılığına delalet eder. Mecburen yazanların karşılaştıkları en ehemmiyetli sorunlardan biri, pek dertli olmalarından dolayı hızlarını alamamalarıdır. Bu sebeple, diğer aklı selim şairler gibi dizeleri çizerek eksiltme mecburen yazanlar bakımından faydasızdır. Toptan eksiltme yöntemine itibar etmelidirler. Yani, vermeyince mabut ne yapsın sultan mahmut diyerek, bir hışım, bir sinirle, bir kısım şiirleri yırtıp atmalıdırlar. Yazdıklarımıza böyle şüphe ile bakıp da “eh bende de iş var canım” diyebildiklerimizi biraz daha muhafaza edip, bir vakit sonra gene bakmak icap eder. Prensipte anlaşalım: Dertliysen döktür, ama şiir sanma Yırt at çoğunu, iyisini yarına sakla
Yazmaya mecbur biri olup olmadığınızı nasıl anlarız? Yazmak kabir azabı gibidir. Sıkıntılı ve zordur. Mecbur olmayanlar bu sıkıntıyı çekmezler. Kısa süre sonra hevesleri geçer. Bırakırlar. Mecbur olanlar, hiçbir zaman yapacak daha iyi bir şeyi olmayanlardır. İkide bir şiire, seni bırakacağım diye tehditler savururlar, bazen küslük dönemleri yaşadıkları da anlatılır. Şiir bu tipleri şeyine bile takmaz, müstehzi müstehzi gülümser, kollarını bağlayıp bekler. Mecbur olanlar salya sümük geri dönerler şiire. Bu yüzden şairlerin, “burnu sürtülmek” ve “acıdan burnunun direği sızlamak” deyimlerinin anlamını en iyi kavramış kişiler olduğuna dair bir tez vardır. (benim tezim, bu tezi verecek bir akademik merci bulamadım) Bu şiire mecbur olanlar takımı, ne onunla ne onsuz durumunu gayet iyi bilirler ve şiire nasıl yaklaşılması gerektiği konusunda az çok tecrübe edinmişlerdir. Şiir yazmanın hiç de matah bir şey olmadığına dair bu girizgah sizin için yeterince korkutucu değilse geri kalan kısmı da okuyabilirsiniz. Arada bir “mahsusmahal”de yukarıdaki gibi sert girizgahlar yapıp aşağıdaki gibi yumuşak yumuşak hasbıhal edebilirim, arada bir Kibariye Ablamızın da pek güzel ifade ettiği gibi “içimden geldiği gibi attırıveririm” Ben bir şiir “usta”sı değilim. Olmak da istemem. Bana bir çeşit… Şiir hastası diyebilirsiniz. “Hekimden sorma çekenden sor demişler” sözüne kıymet veriyorsanız, “bana iyi geldi belki sana da gelir” mana ve ehemmiyetine sahip aşağıdaki mevzulara dikkatinizi verebilirsiniz. Çin işi Capon işi Eski bir Çin hikayesinde anlatılır: Bir adam varmış, bir gün mezarlıktan geçerken korkmuş ve korkmamak veya daha az korkmak için ıslık çalmaya başlamış. Adam mezarlıkta çaldığı ıslığı çok beğenmiş. Çok dokunaklıymış, daha bir titrek, daha bir hazinmiş orada çaldığı ıslık. Eve gidince uğraşmış, çok uğraşmış ama hiç de mezarlıkta olduğu gibi güzel olmuyormuş çaldığı ıslık. Bunun üzerine adam, mezarlığa ıslık çalmaya gitmiş bu kez. Aklında yalnızca güzel ıslık çalmak olduğundan, doğrusu bu sefer pek korkmuyormuş. Sonuçta adam hem yine ilk gittiğinde çaldığı gibi ıslık çalamamış ve hem de böyle sırf nağmeli ıslık çalmak için mezarlığa gidip, mezarlıktaki ruhların huzurunu bozması birtakım Çin tanrılarını kızdırmış. Adam çarpılmış. Bu hikayeden çıkarılacak ders ise şudur: Portakalı soydum, başucuma koydum. Ben bir Çin hikayesi uydurdum. Bu arada, bir rivayete göre Çinli de kendisine cinlerin musallat olduğunu iddia eden kötü bir şair olmuş.
“Sol üstteki tuğladan başlayın” “Zen ve Motosiklet Bakım Sanatı” isimli kitapta, Phaedrus, yazacak bir şey bulamadığını söyleyen ve yazacak bir şey bulamadığından çok üzgün olan öğrencisine “Konuyu Bozeman' ın ana caddesine indirgeyin” der. Öğrenci bir sonraki derse yine üzgün ve yine yazacak hiçbir şey bulamadığını söyleyerek gelir. Phaedrus bu kez öğrencisine “Yazıyı Bozeman'ın ana caddesindeki bir yapının ön yüzüne indirgeyin, opera binası, sol üstteki tuğladan başlayın” der. Öğrenci bir dahaki derse uzun sayılacak bir deneme ile gelir “ilk tuğlayı yazarak başladım, sonra ikincisi ve üçüncüsü geldi, deli olduğumu sandılar ve sonra durduramadım” der. Bana da sol üstteki tuğladan başlamak iyi bir fikir gibi geliyor.
“Çiçeklerle hayal etmek” Bence insan kendini bilmeli, dişine göre olan şiiri yazmalı. Kendilerini şiir yazmaya mecbur hissedenler “büyük şair” olmak istemezler. Büyük laflar, şairane sözler etmezler. Bu yüzden biraz daha yandan, biraz daha candan şiir yazma şansları yüksektir. “Kitapla hayal etmek” isimli bir kitap okudum geçenlerde. “Neden hayal etmek söz konusu olduğunda ilk aklımıza gelen, onca güzel şey içinde çiçekler oluyor” diye sormuş. Sonra belki sorunun cevabını da vermiş: “Şairin bize kolayca hayal edilebilen çiçeği vermesinin nedeni çok daha zor hayal edilebilen imgeleri bu yüzey üzerine taşıyabilmektir.” Çiçek çok canlı ve parlak renklere sahip, boyutları küçük, “imgelem dünyadan yüz çevirip yeni bir dünya yaratmak ya da mevcut dünyaya sahip olmadığı özellikleri eklemekten ziyade algıda duyusal olarak var olan şeyleri ortaya çıkarabilmeyi arzuluyor” olduğu için çiçekler “yaratıcı hayatın işlendiği çalışma masası”. Bir taçyaprağının kalbe, sümbülün yaslı, hercai menekşenin ise gülümseyen bir yüze dönüşmesi çok kolay. Bir keresinde “çiçekli şiirler yazmak istiyorum” diye yazmıştım. O şiiri sevenler çok olmuştu. Bu çiçeklerde bir keramet var. Nasıl yazmamalı? Bugüne kadar “nasıl yazmalı” sorusunu hakkıyla cevaplayanı görmedim. Ama belki “nasıl yazmamalı” sorusunu daha kolay cevaplayabiliyoruz. Bunun gibi, bir şiirin neden şiir olduğunu kolayca ifade edemeyiz. Ama bir şiirin neden şiir olmadığını söylemek hep daha kolay olmuştur. “Rüzgar esiyordu” ve hatta “rüzgarın feriştahı esiyordu” dememizin hiçbir anlamı yok yazarken, rüzgarın estiğini hissettirmemiz gerekiyor. Bunun için önce kendimizin rüzgarın estiğini hissetmemiz gerekiyor. Hayal etmemiz gerekiyor. Rüzgar estiğinde uçuşan bir tül perdeyi, kıpırdayan saçları… Ne kadar çok hayal edersek rüzgar o kadar güzel esecektir sanki. Hatta okuyucuya serinlediğini bile hissettirebiliriz belki. (Bakalım okuyucu serinlemek istiyor mu, bir de öyle mühim olmayan bir sorun var.) Ben buna “etrafında dolaşmak” diyorum. Eşyaların ve yazmak istediklerimizin etrafında dolaşarak, eşyaların ağırlığından kurtulabiliyoruz. Örneğin masayı yazacaksak sadece masaya değil etrafındakilere de bakarsak, herkesler anlattığımız masaya “sanki esas gibi” diyecek ve masa okur için de bir anlam ifade edecektir. Bu yazıyı yazarken açık pencereden büyük bir at sineği girdi. Kendimi bütünlemeye kalmış tembel bir öğrenci gibi hissediyor, terliyor ve kalemin ucunu kemiriyordum. Sinek çok yüksek sesle vızıldıyor ve ısrarla burnumun dibine kadar sokuluyordu. Bugüne kadar öldürebildiğim en büyük boyuttaki canlı hayvan sivrisinek oldu. Sivrisinek boyutunu aşan (karasinek de dahil) hiçbir hayvana vuramıyorum. Canım çok sıkıldı. Bunu ne kadar insaniyetli, merhametli olduğumu vurgulamak için anlatmıyorum. Bu bir sorun. Nasıl bir sorun? Şöyle bir sorun. Bazı yazarlar/şairler sineği “şırraak” diye pembe sineklikleri ile öldürüp, yazmaya devam ederler. Sinek hiç olmamış gibi olur. Hiçbir şey onları “kutsal” meşguliyetlerinden uzaklaştıramaz. Bendeniz at sineğini yazıma misafir ederek ondan kurtulmaya çalışıyorum. Şu an artık sevimli bile gelmeye başlıyor bu sinek bana. Böylece vızıl vızıl yazıyoruz birlikte. Hiç de fena değil, kanka olduk. Bence yazarken at sineklerini de ihmal etmemek ve yabana atmamak lazım. Sonuçta bazıları için şiir hayati bir şeydir. Bir kısım şairlerin, hedefe kilitlenmek gibi bir sorunu olmaz, olamaz. Her şey ve dolayısı ile at sineği o meşum soruyu hatırlatır bu yüzden “yazmaya mecbur muyum?” Felaket filmlerinde kitaplarla birlikte yakılan hayal gücümüzdür belki de. Belki de bu kadarını hayal bile edemezsiniz diyorlar bize. Muhtemelen kaçıp giderken uzay yelkenlisine de almazlar bunlar bizi. Zaten belki biz de gitmek istemeyiz başka bir dünyaya. Hemen, şimdi, burada mecburen bir şiir yazarız. Ölümsüz olmak için değil, yaşamak için. Mecburen ve inadına.
|
||||||||||||||