İçeriden dışarıya, dışarıdan içeriye köprü kuran dergi; mahsusmahal... İçeriden dışarıya, dışarıdan içeriye köprü kuran dergi; mahsusmahal...

 

 

 
Anasayfa
Hakkımızda
Künyemiz
Sayılarımız
Öyküler
Şiirler
Denemeler
Karikatürler
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 

Nerde O Eski Mahpushaneler! (2. sayı)

12 Mart 1971 sabahı küçük abim Taşkın telefonla aradı. Çok neşeliydi: “Gözümüz aydın, reformlar başlıyor!” dedi.

O zamanlar TRT televizyonu yayınlarına yeni başlamış. TRT dışında da radyo yok. Radyodaki haber bülteninden yayınlanan dört orgeneralin (Gn. Kr. Bşk. Memduh Tağmaç, KKK Faruk Gürler, DKK Celal Eyicioğlu, HKK Muhsin Batur) bildirisini ben de dinlemiştim. Ama, artık ağabeyimin söylediğinin aksini söylemek hevesinden midir, yoksa silah ve askerliğe ilişkin konulara hiç yatmayan kafamda Ordu'nun radikal ekonomik ve toplumsal reform yapması diye bir teorik kavrama hiç yer bulunmadığından mıdır, nedir, bu müjdeyi aynı heyecanla karşılayamadım. Çok kuşkulu davrandığımı ve; “Dur bakalım, ne olacak, acele etmeyelim” dediğimi hatırlıyorum.

Onun haklı çıkmasını, benimse yanılmış olmamı çok dilerdim ama, pek öyle olmadı.

Aslında ağabeyimin yanılması çok normaldi. Anlatayım…

O sıralarda Türkiye'de büyük bir toplumsal çalkantı vardı. Bu çalkantı, 27 Mayıs'tan sonra oluşan büyük bir beklentiden doğmuştu.

TC tarihinin ilk askerî darbesi olan 27 Mayıs 1960 hareketi sonucu yapılan 1961 Anayasası, çok çelişkili bir biçimde Cumhuriyet'in kuruluşundan beri ilk kez demokratik bir ortam yaratmıştı. Her şey olmasa bile, çok şey konuşulur olmuştu. İnsanlar, bir yandan özgürlüğü buluvermiş olmanın, bir yandan da bu şeylerin konuşulur olmasından önceki dönemlerin nasıl boşa geçmiş olduğunun şokuyla karşı karşıya kalmışlardı.

Çok şey konuşulur olmuştu ama, Türkiye'deki güç dengesinin (daha doğrusu dengesizliğinin) TBMM'ye yansıyan fotoğrafı, ortada değişen bir şey olmadığını ve büyük olasılıkla olmayacağını gösteriyordu.

Nitekim, 1965'te Bülent Ecevit CHP'de Ortanın Solu'nu ve “Bu Düzen Değişmelidir” sloganının ortaya attıktan sonra, deyim biraz açık-saçık olduğu için lütfen kusuruma bakmayınız ama tarih yazıcılığı bunu açık açık yazmamı mazur gösterecektir, “Düzen Değişiyor, Ama Düzülen Değişmiyor” biçiminde bir espri ortalıkta pek dolaşır olmuştu.

Bu yarı heyecan, yarı umut ve yarı umutsuzluk ortamında, bir yandan “sömürülen kitlelerin” bir yandan da “sömürülen Türkiye”nin hemen özgürleşmesi için sabırsızlık gösteren solcu gençler baş gösterdi. Bunlardan bazıları, Doğan Avcıoğlu'nun Devrim Dergisi yayınlarının da etkisiyle, daha “kestirme” düşünüyor ve özlenen reformların ancak parmağı tetikte olanlar tarafından gerçekleştirilebileceği sonucuna varıyordu. Yani, reformcuların

Ordu içinde de uzantıları vardı.

Çelişkiler derinleşiyor

Sonunda iki tür çatışma başladı: Birincisi, solcu gençlerle güvenlik güçleri arasında idi. Öteki çatışmanın ise bir yanında solcu gençler, öbür tarafında, Demirel iktidarının “Bana sağcılar cinayet işliyor dedirtemezsiniz” ve “devlete yardımcı oluyorlar” diye yüreklendirdiği sağcı “komandolar” (“ülkücü gençlik”) yer alıyordu. Bunlara, DİSK'e mensup işçilerin gösterileri, özellikle de 15-16 Haziran 1970 İstanbul-Kocaeli olayları eklendi.

Solcu gençlerin banka da soyan “şehir gerillası” muhafazakar Ordu'yu paniğe sokmuştu., DİSK'in fabrika işgalleri de İstanbul büyük burjuvazisini. Böylece, Türkiye'nin bu iki en büyük güç odağı arasında sola karşı doğal bir koalisyon doğmuştu.

Bu kargaşa ortamındadır ki, 12 Mart “Muhtırası” TRT radyolarından okundu ve büyük umutlar doğurdu. İşte, abim ve çok kişi de bu umutlananlar arasındaydı. Çünkü bildirinin söyledikleri, bizzat olayları iyice yakından takip ederek “ilerici” bir askerî darbe bekleyenleri bile yanıltacak nitelikteydi: Ülkedeki kardeş kavgasına ve kargaşaya son verilmeli, anayasanın öngördüğü reformları gerçekleştirecek güçlü ve inandırıcı bir hükümet kurulmalı, bu reformlar TBMM'de partiler üstü bir anlayışla derhal ele alınmalıydı. Reform yolunda hızla adım atılmaması durumunda, TSK yasaların kendisine vermiş olduğu koruma ve kollama görevini yerine getirerek idareyi doğrudan ele alabilirdi.

Yani Ordu reform için bastırıyor ve hatta tehdit ediyordu. Çünkü, yukarıda sözünü ettiğim ve Ordu içinde bulunduğunu söylediğim “radikal uzantılar”ın 8-9 Mart gecesi bir “radikal darbe” yapacakları haberi gelmişti. Öyle bir girişim yapılmalıydı ki, hem bu darbe önlenmeliydi hem de radikallerin tepki göstermesine yol açılmamalıydı.

Önce, 8-9 Mart darbesi önlendi. O gece harekete geçmesi gereken birlikler, “radikal” olarak bilinen kuvvet komutanlarının ve özellikle de Batur ve Gürler'in vazgeçmesiyle durduruldu.

Orgeneraller vazgeçmişlerdi, çünkü, bir defa karşılarında güçlü bir direniş cephesi oluşacağını hesaplamışlardı. Hem, “Toplumsal gelişme ekonomik gelişmeyi aştı” diyerek toplumsal uyanışın büyük burjuvaziyi tehdit ettiği mesajını veren Genel Kurmay Başkanı Tağmaç'ı, hem İstanbul büyük burjuvazisini, hem de solcu gençlerin baş hedefi ABD'yi karşılarına almak biraz fazla olurdu.

İkincisi, orgeneraller darbeden sonra “alt kademeler” tarafından tasfiye edileceklerini hesaplamışlardı. Mısır ihtilalinin Orgeneral Necip'i böyle olmuş, Albay Nasır tarafından tasfiye edilmişti.

Fakat, bu kadar kalkışmış olan Ordu alt kademelerini de yatıştırmak gerekiyordu. Bunun çaresi, “ilerici” ve “devrimci”lerin dayattıkları “radikal reformcu” bir darbenin en sonunda geldiği izlenimini verecek bir eylem yapmaktı.

Ve, 12 Mart Muhtırası radyolardan okutuldu. Üstelik, Anayasa görünüşte ihlal edilmemişti. Çünkü parlamento kapatılmamıştı, siyasi partiler devam ediyordu, kimse tutuklanmamıştı. Sadece, herkesin hedef saydığı Demirel düşürülmüş, reformun önü açılmıştı…

Radikaller tasfiye ediliyor

12 Mart yöneticilerinin ilk işi, Ordu içindeki “ radikal” kanadı (karacı general Celil Gürkan, havacı general Aydın Kirişoğlu, amiral Vedii Bilget dahil) hemen emekliye sevk etmek oldu.

Fakat, umut denen geveze kuşun şakıması, bu tasfiyenin doğurduğu kuşkuyu bastırdı. Çünkü, Muhtıra'nın meşruluk kazanması için metne eklenen “reformcu” içeriğin yanı sıra, eski devletler hukuku profesörlerinden Nihat Erim tarafından kurulan hükümete “Beyin Takımı” diye anılan ve bazıları “solcu” ve “devrimci” olarak bilinen teknisyen bakanların dahil edilmesi büyük beklenti doğurmuştu: Yön Dergisi ve Sosyalist Kültür Derneği çevresinden Atilla Karaosmanoğlu, Büyükelçi Osman Olcay, Prof. Türkan Akyol, 27 Mayısçı Sadi Koçaş, vb. Üstelik bunlardan birincisi ve sonuncusu başbakan yardımcısı yapılmıştı. Bu, büyük iyimserlik yarattı. Örneğin Karaosmanoğlu, toprak reformunun 1972'de uygulanmaya başlanacağını ilan etmişti.

O toprak reformu ki, Atatürk hiç girişmeye teşebbüs etmemişti ve İnönü 1945'te giriştiği için iktidardan düşmüştü…

Müdahalenin turnusol kağıdı, 17 Mayıs 1971'de İsrail Başkonsolosu' nun kaçırılması oldu. Hükümet sola karşı bir “Balyoz Harekatı” ilan etti.

İşte bundan sonradır ki, sanki bu birkaç yüz solcu gencin yürüttüğü “şehir gerillası”nı onlar yürütüyorlarmış gibi, sola sempati duyduğu düşünülen ve çoğunun yaşları 60'ın üstünde olan ne kadar bilim insanı, gazeteci, yazar, öğretmen, sanatçı vb. varsa birbiri ardına gözaltına alınmaya başladılar. Yaşar Kemal, Tilda Kemal, Azra Erhat, Vedat Günyol, Sabahattin Eyüboğlu, Sevgi Soysal, Mümtaz Soysal, Muammer Aksoy, Cahit Talas, Bahri Savcı, Mete Tunçay, saymakla bitmez. Arkasından, “lüks” olduğu ilan edilen 1961 Anayasa'sı budanarak temel hak ve özgürlükler kısıtlandı.

Fakat, “reform” işinden tıss bile çıkmadı. Nitekim, isimleri 12 Mart müdahalesine meşruluk ve umut kazandıran yukarıdasöylediğim teknisyen bakanlar (“11'ler”) kimsenin reform yapmaya niyeti olmadığını, tam aksine bir askeri diktatörlük kurulduğunu ve düzenin aynen devam ettiğini görünce, 3 Aralık 1971'de toplu olarak istifa edeceklerdir.

İşte benim, sübyan bir asistan olarak, öğrenciliğim sırasındaki (1967) bir olaydan içeri atılışım bu hava içinde vuku buldu.

Ben 12 Mart rejiminin “Cadı Avı”yla hıncını aydınlardan çıkardığı dönemdeki bu karabasanı, güreş kampı gibi bir yerde geçirdim; bir ilçe cezaevinde.

Öğrenciliğimdeki bir “izinsiz gösteri yürüyüşü'nden aldığım kısa mahkumiyet sayesinde, alabildiğine güvenlikli bir yerdeydim. Sabahın üçünde evimin kapısı güm güm vurulmayacak, ne suç işlediğimi bilmeden hücrelerde bekletilmeyecek, profesörlerime yapıldığı gibi hela kuburu açtırılmayacak, meydan dayağından geçirilmeyecek, elektrik altına yatırılmayacaktım.

Bu kısa tutukluluk dönemimde tuttuğum notlar da İletişim Yayınevi tarafından “Nerde O Eski Mahpushaneler!” adıyla yayınlandı. Şimdi gündemden hiç düşmeyen hapishanelerin şu F, L, M ve bilmem ne tiplerini gördükten, duyduktan sonra insan bu sözü tekrarlamaktan alamıyor kendini: Nerde o eski mahpushaneler!...•

 

 
Mektup Bekleyenler
Dergiyi Edinmek
Bağlantılar
İletişim
Ortak Kitaplar
Basında Kitaplar
Kitap Çıkaranlar
Mahsus Mahal Türküsü
Bize Yazın
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 


Google
 

eXTReMe Tracker