İçeriden dışarıya, dışarıdan içeriye köprü kuran dergi; mahsusmahal... İçeriden dışarıya, dışarıdan içeriye köprü kuran dergi; mahsusmahal...

 

 

 
Anasayfa
Hakkımızda
Künyemiz
Sayılarımız
Öyküler
Şiirler
Denemeler
Karikatürler

Barış Işık

Beklemek ya da Hapishane (2. sayı)

Hapishanenin ve hapisliğin bana ve muhtemelen çoğu mahpusa ilk öğrettiği şey “beklemektir.”
“Hapishane” ve “beklemek” bende öylesine iç içedir ki, tek kelimeyle hapishaneyi özetlemem istenirse, “hapishane beklemektir” derim. Başka bir deyişle ”hapishane bir bekleme odası, beklemek ise hapisliktir” diyebilirim. “Beklemek” sözcüğü başka hiçbir sözcüğün yanında bu denli “şık” durmaz sanki. Ancak bu “bekleme odası” na “girilmez” düşülür. Yani tam da kelimenin anlamına uygun bir biçimde evet, “hapishaneye girilmez, düşülür” diyorum. Ve bu “düşme” halinin bir sonuç olarak, başkaca bir “düşme” haline benzemediğini kendimden biliyorum.
“Düşünülen” bu mekanda, dediğim gibi, “beklersiniz.” Çünkü “beklemeye hazır bir hayat”sınızdır. Neler mi beklersiniz, beklemeye alınmış, beklerken?
Öncelikle farkında olmadan da olsa ”okşamayı beklersiniz.” Bir “gizli” ya da “örtülü” bekleyiştir bu. Hapishane size alışmaz. Çünkü o sizi kendisine alıştırmak üzere tasarlanmıştır. Sizin hapishaneye “alışmaya beklemeniz” zamanla “alışmaya çalışmaya” dönüşür. Platonik bir aşk gibidir bu durum. Acı verici ama kaçınılmaz!
Mektup beklersiniz… Mektup yazmak çoğu mahpuslu için bir “farz” adeta. Sesinizi duyurmak için yazıyor da olabilirsiniz, mektup alabilmek için yazıyor da olabilirsiniz. Yazılan mektubun “posta kutusuna konulmasından itibaren başlayan bekleyiş, bir “fasıl” değil süreçtir.
Doktor beklersiniz. Tabii öncelikle doktorun hapishaneye gelmesini beklersiniz. Sonra revire çıkarılmayı… Revire çıkmayı başardıysanız sıra ilaçlarınızın gelmesini beklemektir.
Gazete beklersiniz… Normal şart-larda sabahın erken saatlerinde ulaşılabilip temin edilebilen gazete, en erken öğlen, kimi durumlarda akşam, bazen de bir sonraki gün ulaşabileceğiniz bir şey… Bazen o kadar geç ulaşılan oluyor ki kimi hapishanelerde, gazete elinize geçtiğinde “günlük” olmaktan çıkmış oluyor.
Ziyaretçi beklersiniz… şüphesiz bir mahpusun en değme bekleyişidir bu. Öyle ki bazen beş dakikalık gecikmenin, insanın felaket senaryoları yazmasına neden olabilecek kadar. Bir sonraki ziyaretçi listesinde isminizin okunmasıyla, gecikmeyle yeşeren kaygı tomurcuklarının yerini, birden rengarenk güller alır, gülümsemek o an kimliğiniz olur.
Belki de en önemlisi tutukluluk süresince her şeye rağmen tahliye olmayı beklersiniz. Çoğunun bilinçaltına itilmiş gizli-saklı bir umuttur bu, yüzleşilmeyen… Fakat çoğu mahpus için düşlenilen, kurgulanan olmasına rağmen, hapislik sürecinin en son gerçekleşen olanıdır genel olarak. Çünkü, “içeriye düşme” sonrasında, adeta bir “hayat ve hayal kırılması” yaşayan birey-mahpus için, yeniden özgürlüğüne kavuşması için, istemekten, dahası umut etmekten daha fazlası gerekecektir.

Zaman ve Mekanıyla Hapishane
Yedi buçuk yıldır en derinden hissettiğim, kendi “zaman ve mekan”ımın, hapishanenin zaman ve mekanıyla çelişir-çatışır oluşu… Çünkü, bana rağmen bu iki olgu tasarruf altında. Ve ben birey-mahpus olarak bu tasarruf altına alınmanın tüm sonuçlarına katlanmak durumundayım.
Bir parça gökyüzünün ancak görüle-bildiği devasalıkta duvarlarla çevrili havalandırma… Belki de mahpusluğun “içeri”ye inat en çok düşünüp, düşlediği ve son kerteye kadar tadını almaya çalıştığı bir zaman ve mekan aralığı… Havalandırmanın kendine has, “içeri”yle kimi yönleriyle çelişen bir büyüsü var. Şimdilerde iyiden iyiye küçültülmüş olan havalandırmada birlikte volta atılanla kurulan iletişim,
gelişen samimiyet; yatılıp kalkılan, yiyilip içilen, televizyon izlenen, kitap gazete okunan “iç mekan”da pek mümkün olmuyor. Bu çelişik durum hep dikkatimi çeken olmuştur. Bazen “iç mekan”da laçkalık düzeyinde kurulan iletişim, havalandırmada garip bir resmiyet havasında devam edebiliyor. Ya da tam tersi…
Hapishanenin iç kullanım mekanında gün yirmi dört saat bir şekilde yüz yüze olunan nesnelere karşı müthiş bir göz alışkanlığı gelişiyor. Bu nesnelerden küçüğünün bile yokluğu hemen farkedilen oluyor ve bu durum bir boşluk hissi yaratıyor. Yaşanılanların monoton gerçeği kadar, görülenlerin de monotonluğu hapishaneye özgü bir durum.
“Zaman ve mekan” kullanımları ilk önce beklenilen şartlara, sonra da mahpusluğun alışkanlıklarına bağlı. Çünkü yaşayabilmek böylece mümkün oluyor. Süreç uzadıkça zaman ve mekana bağımlılık gelişiyor. Çoğun kanıksanan olmasa da alışılan olan “zaman ve mekan” hapishaneyi hapishane yapan hallerinin neredeyse yarısı.
“Girilen” değil de “düşülen” olarak gördüğüm hapishaneyi aynı zamanda “ceza” çekilen yerden çok, bir sonuç olarak yatılan yer olarak tanımlamak da mümkün. Ortalama on iki saat uyunan bir yer için “yatılan yer” denmesi abartı olmasa gerek. On yıl içeride kalan birinin beş yılını “yatarak” geçirdiğini öngörebiliriz sanırım. Böylece “hapishanede yattım” demek yerini bulur.
Sonuç:
Hapishane kalkıp da hiçbir yere gidememektir. Üstelik saatlerce yürünür olunmasına rağmen… Voltalarla gerçekleşen bu yürüme hali bir döngü ve gerçek ile düşün amansız çelişip-çatıştığı bir “arena”.
Hapishane, bence dünyanın en “güvenlikli” ama en güvenilmez mekanı!
Hapishane; gri bir röntgen hane! Hapishane, sonuçlara birey olarak katlanılan ama birey olmanın tüm mahremiyetinin yok sayıldığı, çiğnemeye yeminli şiddet hane…
Ateş gibi hapishane. Dışı ısıtan, içi yakan!•

 
Mektup Bekleyenler
Dergiyi Edinmek
Bağlantılar
İletişim
Ortak Kitaplar
Basında Kitaplar
Kitap Çıkaranlar
Mahsus Mahal Türküsü
Bize Yazın
 
Google
 

eXTReMe Tracker