![]() |
|||||||||||||||
|
Hapishane ve Edebiyat (7. sayı) Son dönemlerde ‘hapishane edebiyatı’ söylemi çok kullanılır olmaya başladı. Mahsus Mahal’e gelen yazılarda bazen rastlıyorum. Umuyorum ki Mahsus Mahal dergisi bu konuda yanlış anlaşılmıyordur. Yanlış anlaşılmaları düzeltmek için de olsa bir şeyler yazmak istedim. En son söyleyeceğimi baştan söyleyeyim; Mahsus Mahal dergisi hapishane edebiyatı yapan bir dergi değildir. Hapishane edebiyatı; Farklı, dar anlamlarda anlaşılabilecek bir adlandırma. Oysa edebiyatı hapishanenin dar sınırlarına sığdırmak Mahsus Mahal’in amacını daraltmış olur. Geniş anlamda ise; Edebiyat, hapishane gibi sınırlı bir mekana sığdırılamaz. Hapishane olsa olsa edebiyat alanının sonsuz genişliğinde bir konu alanı alabilir ancak. Edebiyat, sadece hapishaneden değil, dünyadan daha büyük ve sınırsızlığı olan bir şeydir. Bırakalım edebiyatı, Victor Hugo,sadece bir kitabın dünyadan daha büyük olduğunu söyler. Çünkü der; kitap maddeye düşünceyi de katar. Özgür düşünceyi hapishane gibi dar bir mekanın sınırlarına hapsetmek mümkün mü!? O halde ‘hapishane edebiyatı’ ya oldukça yanlış bir kavramdır; ya da yanlış kullanılmaktadır. Sanırım sorun hapishane de yazanların ya da hapishane çıkışlı olanların yazdığı metinlere isim konulamamış olmasından kaynaklanıyor. Türkiye hapishanelerinin bu konuda bol, bereketli yazar ve edebiyatçı çıkarmasının önemli payı var. Hatta daha da ileri gidip Türkiye edebiyatının önemli isimleri hapishane çıkışlıdır dersek abartmış olmayız. Kimlerdir bunlar? Şiirde; Nazım Hikmet, Sabahattin Ali, Ahmet Arif, Can Yücel, A.Kadir, Nevzat Çelik… Romanda; Kemal Tahir, Kerim Korcan, Orhan Kemal, Sevgi Soysal gibi daha birçok yazar edebiyatçı sayabiliriz. Bu yazar ve şairlerin eserlerine ‘hapishane edebiyatı’ demek doğru mu? Bu yakıştırma şair ve yazarlara büyük haksızlık olur. Ama yazdıkları eserlerden bazıları hapishane konuludur. Hapishanede yaşanmış şeyler konu edilmiş olabilir. Ama bu yine de ‘hapishane edebiyatı’ olmaz. Hapishane konulu bir eser olarak ele almak daha doğru olur. Mesela Orhan Kemal’in ’72. Koğuş’u hapishaneyi konu alan bir eserdir. Yine Kerim Korcan’ın ‘Tatar Ramazan’ ve ‘Linç’ adlı romanları tamamen hapishane konulu romanlardır, üstelik her iki yazar da yazmaya hapishane de başlamışlardır. Her iki yazara da hapishane yazarı diyebilir miyiz? diyemeyiz. Bu iki yazarı örnek vermemin nedeni iki uc örnek olmasıdır. Benzer şeyler Nazım Hikmet, Sabahattin Ali, Can Yücel içinde söylenebilir. Çünkü hapishanede yazılmış ve hapishane imge olarak düşünülmüş çok şiirleri vardır. Bana göre Nazım Hikmet’in en güzel şiirleri ‘Dört Hapishaneden’ adlı kitapta toplanan şiirlerdir. Ve bu şiirlerin tümünü kaldığı hapishanelerde (İstanbul, Ankara,Çankırı ve Bursa hapishaneleri)yazmıştır. Yine Sabahattin Ali’nin ‘hapishane şarkısı’ başlığıyla yazdığı şiirler Sabahattin Ali’nin en güzel şiirleridir. Tüm bunlara rağmen yine de adı geçen bu şairleri hapishane şairi olarak adlandırmak konumlandırmak büyük haksızlık olur. Peki hapishane konulu birçok şiir, öykü, roman yazıldı. ‘Bunları nasıl adlandırmamız gerekir?’ diye bir soruyu duyar gibiyim. Bu konuda verilecek cevap; Şeyleri adıyla çağırmak en doğrusudur. Çünkü burada adı konulacak tek şey yazarının hapiste kalmış olmasıdır. Hapiste kalmanın kendisi zaten bir mahkumiyettir; bir de yazarın eserini ‘hapishane edebiyatı’ gibi dar bir alana,imgeye mahkum etmek, cezaların en büyüğü olsa gerek. Mahsus Mahal dergisi bu bilinçte olduğu için adını ‘hapishane ve edebiyat’ dergisi koymaktan çekinmedi. Başından beri hapishaneyi edebiyatın içinde düşünerek çalışmalarını sürdürdü ve sürdürmeye devam edecek. Eğer hatırlayanlar olursa daha önceki yıllarda hapishanede yazılan şiir ve öykülerin yayınlanması konusunda çalışmalarımız olmuş bu konuda kitaplar yayınlamıştık. Bu kitaplardan birinin adı ‘Hapiste yazmak’ tır.(Kanat Kitap 2006) Hapiste şiir ve öykü yazanların yazmaya dair düşüncelerinin anlatıldığı bir kitaptır. O kitapta bu konu uzun uzadıya mahpus yazarlar tarafından yazıldı. Son yıllarda bu konuda yapılmış en önemli kitaplardan biri olduğunu düşünüyorum. Üzerine konuştuğumuz bu konunun daha geniş ve kapsamlısı orada görülebilir. Mahsus Mahal şu an hapishane de bulunan mahpus yazarların kendini ifade edebilecekleri şiir, öykü ve düşüncelerini yayınlayabilecekleri bir platform dergisidir; mahpus yazarın yazılarının yayınlanması, dış dünyayla bağının geliştirilmesi bizim için önceliklidir, ve bunu oldukça önemsiyoruz. Hapishanede yazan mahpusların sıkıntılarını biliyoruz. Ama bu sıkın-tılar, bu çifte sansürler mahpus yazarın yazma nedeni de olmaktadır. Yukarıda söylediğim Türkiye hapishaneleri yazar çıkarmakta bereketlidir derken bir gerçeği dillendirmek istedim. Tabi hapishanenin özel bir sihri yok. Tamamen edebiyatın geniş alanıyla ilgili bir şeydir. Yazma uğraşı denilen şey; kendini ifade etme biçimi ve uğraşı olarak tarif edersek, mahpus olmuş insan gerçeği buna çok elverişlidir. Her türlü baskı altında tutulan, kendini ifade etme olanağı elinden alınmış insan, dışa açılamayan insan, kendi içine çekilmek zorunda kalır. İşte bu içe dönme denilen şey içlenmelere yol açar. Mahpus insanın yazdığı şiir, öykü ve her türlü edebi metin biraz bu içlenmelerdir. Geniş anlamda edebiyatı ya da yazma eylemini; sözü olanların işi olarak özetlersek, mahpus olmuş insanın söyleyecek çok sözü olacağı gerçeği unutulmamalıdır. Çünkü o toplumdan dışlandığı için, kapatıldığı mekanla kavga içindedir. Mahpus olduğu dönem içinde kapatılmanın getirmiş olduğu yoksulluk ve yoksunluk ifade etme araçlarından mahrum oluşu, mahpusta yazmak isteğine olağanüstü genişlikte bir hayal dünyası sunmaktadır. İnsanın aleyhine olan her şey hapiste yazan mahpus yazarın yazma nedeni olmaktadır. Ama tüm bu yazmak için avantaj gibi gözüken ortamda özgürce, kaygısızca yazmak mümkün değildir. Bu nedenle hapiste yazılan her metin, yarım metindir; henüz bitmediği için yarım değildir; kaygılarla yazıldığı için yarım metindir. Eğer dikkat edilirse korkularla yazılmış demiyorum, kaygılarla yazılmış metinler diyorum. Kaygı korkuyu da içinde barındırıyor ama korku birçok kaygıdan biri olabilir ancak, korku dışsal, kaygı ise içseldir. Dışsal olana tepki yazana bir yazma nedeni yaratırken, içsel olan kaygı yazanı köreltir. İçsel olan kanıksanmış bir dengecilikle açıklanabilirken dışsal olan geçici bir tutumla açıklanabilir. Buradan söylemek istediğim şey şu; sansür korkunun, otosansür kaygının sonucudur. Hapiste yazanlar her ikisine de maruz kalıyor. Mahpus da yazarı sınırlayan ya da kaygı duymasına neden olan o kadar şey var ki… Mahpus olduğum yıllarda ‘kaygısız yazmalıyım’ dediğimde bile kafamda birçok kaygının olduğunu anlıyordum. Hapiste yazılan her şeyin başkaları tarafından okunduğunu incelendiğini ve ondan sonra dışarı gönderildiğini bilmem vurgulamam gerekiyor mu? Şu başkaları dediğim ise oldukça titiz çalışan mektup okuma ve mektup inceleme komisyonlarıdır. Bu komisyonlardan biri devletin, diğeri ise birlikte kalıyorsan örgüte ait komisyondur. Benim mektup ve yazılarım bazen örgütün MİK’na (mektup inceleme komisyonu) bazen de idarenin MOK’na (mektup okuma komisyonu) takılırdı. Dışarıdan gelen mektup ve yazılarda aynı yolu takip ederdi. İki okuma ve inceleme komisyonu ardından sahibine ulaşır. Bu komisyonlara takılmadan gidip gelen yazılar yazılmasa da yazın dünyasından pek bir şey eksilmezdi. 1990 sonrası hapishane kuşağının yazın ve edebiyat alanında nitelikli ürünler verememesi bu anlatmaya çalıştığım nedenlerle ilgilidir. Çok aşırı denetim insanlarda ki yazma şevkini kırdı. Sonuç olarak bu konuda diyeceğim şey hapiste yazanın maruz kaldığı sansür yani dışsal dediğim şey yazanları daha çok yazmaya iterken, kaygılardan kaynaklı içsel nedenler dediğim otosansür ise yazanı etkisiz bırakarak yeteneklerinin önünü almaktadır. Yazarın asıl yazmak istediği şeyleri yazdırtmamaktadır. Yazar içinde bulunduğu grubun dışına itilmeyi göze alamamaktadır. Oysa her türlü yazınsal ve düşünsel üretim bağımsız düşünmeyi gerektirir. Bağımsız olmayanlar özgür düşünce geliştiremeyeceği gibi özgün eserler de yaratamazlar. Gelecek sayılarda bu konu üzerine yazıp tartışabiliriz…. |
||||||||||||||