|
|
Aydın Engin
Kelebeğin Kanadıyla Direnmek (6. sayı)
Tutukluluk sona erdi. Yargıç hüküm kesti: 7,5 yıl...
Umudun kırıldığı andır. Oysa tutukluyken içinde hep bir umut yeşerir: “Bir sonraki duruşmada belki de hakim tutukluluk haline son verir...”
Mapus damında umut bitmemeli. Bitti mi sen de bitersin.
İyi ama Sıkıyönetim Mahkemesi’nde askeri yargıç hükmü okudu: 7,5 yıl.
Yedi buçuk yıl ! 90 ay yapar yada 2700 gün yada 64800 saat...
Ayların değil, günlerin de değil, saatlerin bile zor geçtiği berbat ve acımasız bir askeri hapishanede altmış dört bin sekiz yüz saat...
İşte bu hesaba daldın mı, kendini kaptırdın mı “bittin” demektir. Sabah, akşam ve gece aralıksız ve çok yükses sesle çalan askeri marşlara, günde bir bardakla kısıtlı suya, bok içindeki keneflere, Mart başının keskin ayazında üstünde yattığın ıslak yatağa, 60 kişinin zor sığacağı koğuştaki 110 tutuklu ve hükümlüye rağmen kendini kaptırmamalısın; bir umut yeşertmeli ve ayakta yana hayatta kalmalısın...
Daha önceki sayısız hapisliklerinde kıdemli mahpuslardan öğrenmişti: Sabah yatağını topla. Mutlaka tıraş ol. Pijamalarınla dolaşma. Gömleğin temiz olsun. Karavanayı sev. Günde en az bir saat gökyüzüne bak; kayan bulutlara, geçen uçağa, hareket eden herhangi bir şeye bak; yoksa gözlerin zayıflar; mapus damında hep yakına, duvara bakıp duran gözler zamanla bozulur...
O güne kadar bu öğütlere sımsıkı uymuş, dahası kendinden genç ve deneyimsiz tutuklulara öğretmiş; onları uyarmıştı.
O gün yatağını toplamadığını ve tıraş olmadığını fark etti. “Su yoktu da” mazeretini hemen kafasından kovdu. Önce yatağını topladı; sonra da bir kovanın dibinde bulduğu yarım bardak kadar pis suyla tıraş oldu.
90 ay yada 2700 gün yada 64800 saat böyle yaşayacağına kendi kendine söz verdi.
Yine de...
Yine de kafasının içinde, yüreğinin derinliklerinde bir umut kırıntısı; onu diri ve dik tutacak bir umut ışıltısı aradı.
Bulamadı.
Askeri kışlanın hapishaneye çevrilmiş koğuşunun penceresine oturdu. Yüreğindeki sıkıntıyı taşıyarak uzaklara daldı. Göz alabildiğine kırlar. Aşağıda bir kaç çalı. Aylardan mart. Hava güneşli ama ayaz. Çalılara daha özsu yürümemiş. Doğa kış uykusunda henüz. Yine de... Yine de mevsimi şaşırmış bir kelebek gördü. Çalıdan çalıya uçuşan, nafile yere bal emecek bir çiçek arayan küçücük bir kelebek. Gözleriyle o uçuşan, küçücük yaratığı izledi. Önce “Tamam, kıdemli, deneyimli mapusların öğüdü işte. Gözlerinle uzaktaki bir hareketi izle, gözlerin yorulmaz” diye düşündü.
Sonra o mucize gerçekleşti... Kelebek yukarılara kanatlandı, koğuş penceresinin kırık camından girdi. Nafile yere konacak çiçek arandı. Bulamadı. Geldiği gibi uçup gitti. Çok geçmedi, yine camdan içeri girdi. Yine nafile yere konacak çiçek aradı. Bulamadı. Uçup dışarı gitti. Aşağılarda çiçek aramaya devam etti.
Yanına yanaşıp, biraz da teselli olsun diye laf açan bir delikanlı “Ne o ağabey, daldın gittin. Yedi buçuk yılı mı düşünüyorsun” diye sordu.
“Hayır” dedi, “Ömrü bir kaç haftayla sınırlı bir kelebeğin bile pes etmeyişini, inatla, ısrarla hayata sarılışını gözlüyorum...”
* * *
Arkası hızlı ve yoğun geldi.
Bir tutuklu, duruşma dönüşü, mahkemenin önündeki çiçeklerden birini, ellerini kürek gibi kullanıp söktü ve cebine koydu.
Askeri hapishanenin koridorlarında çamurlu postallarıyla dolaşan gardiyan erlerden kalan çamurlar her volta saatinde dikkatle toplandı ve süt kabından yapılmış saksının içine döşendi. Çiçek, çamurlu yatağında büktüğü boynunu doğrultu.
Bir tutuklu anası oğluna getirdiği iç çamaşırların arasına bir kaç çiçek tohumu koydu. Postal çamurları ile iki yeni saksı daha yapıldı. Tohumlar ekildi ve her gün uç verdiler mi diye dikkatle ve umutla bakıldı.
Yatağını toplamayanları artık ağabey mahkum değil, kendileri uyarmaya başladılar. Pis sular asla atılmadı, tıraş için biriktirildi. Yağmur yağdı. Pencereden tas ve çanak uzatan kollar damla damla su biriktirdi. Çiçekler için, tıraş için ve direnmek için.
Hünerli bir tutuklu, ekmek içlerinden inanılmaz güzellikte satranç taşları yaptı. Küçük bir kiremit parçasıyla koğuşun taş zeminine tam üç satranç “tahtası” çizildi. Satranç turnuvası başladı. Hiç bilmeyenler ilk günler hep yenildi. Sonra boynuzlar kulakları geçiverdi. “Pullama” eyleminden tutuklanmış küçücük ve kavruk Mustafa önüne geleni üç beş hamlede mat etmeye başladı. Adı “Musti”den hemen “Karpov”a dönüştü.
Hapishane müdürüne “Üniversite sınavına hazırlık için karatahta lazım” diye bir yalan kıvırıldı ve aşağıdan bir erin getirdiği eski bir koğuş kapısı üstünde iki ders birden başladı: İngilizce ve Marksist değer teorisi...
* * *
Yedi buçuk yıl hüküm giyen adam bir gece yatağında birçok şeyi aynı anda fark etti:
Islak yatakta eskisi gibi üşümüyordu, oysa ayaz hâlâ sürüyordu.
Son bir haftadır kimseyi “Yatağını topla” diye uyarmamıştı. Yataklar hep topluydu.
Bir de kafasının içinde dönüp duran bir sıkıntıyı yakaladı: “Günler hızla geçip gidiyor. Nasıl yetişeceğim? İngilizce ve Marksizm dersi için benim kendimin de hazırlanması lazım. Ayrıca Karpov Mustafa’yı yenmek için biraz da satranç çalışmam yazım. Ama vakit yok. N’apsam acaba?”
Önce güldü. Kahkahalarla güldü. Etraftan gören olur da “N’apıyor bizim ağabey; kendi kendine gülüyor” demesinler diye bakındı. Herkes mışıl mışıldı.”
O gece çok keyifli ve deliksiz bir uyku çekti.
Yıllardan 1980, aylardan Mart ve yerlerden Davutpaşa Askeri Hapishanesiydi...
* * *
Sözün özü:
Bir: Mapus damında umudunu yitirdin mi yenilirsin ve çökersin.
İki: Umudu kimse getirip önüne koymaz. Umudunu sen yaratırsın...
|
|