İçeriden dışarıya, dışarıdan içeriye köprü kuran dergi; mahsusmahal... İçeriden dışarıya, dışarıdan içeriye köprü kuran dergi; mahsusmahal...

 

 

 
Anasayfa
Hakkımızda
Künyemiz
Sayılarımız
Öyküler
Şiirler
Denemeler
Karikatürler

Avaşin Yorulmaz

Düşler ve Gerçekler (4. sayı)

Sana dışarıdan yazdığım ikinci mektubum. Sizin durumunuzu basından takip edebiliyorum. Yine F Tip'leri gündemde…

Sana İstanbul'a gideceğimi söylemiştim. Şimdi İstanbul'dayım. Belki inanmayacaksın, ama sana bir disko barda yazıyorum. Bir devrimcinin burada ne işi var, deme. Kardeşim beni eğlendirmek(!) için buraya getirdi.

Bugün yaşadıklarımı sana aktarıyorum. Baştan belirteyim her şey bana çok tuhaf geliyor. Ben her şeye yabancı, her şey bana yabancı. 12 sene sonra dışarıya normal bir gözle bakmak zor. Her şeyi kitabi değerlendiriyorsun. Gördüklerin kitaplardan alınmış gibi.

Gün boyu kardeşimleydim. Eski bir arkadaşım geldi. İçeri girmeden önce iyi arkadaştık. Ama bana şimdi çok yabancı geldi. Keşke eski haliyle kalsaydı aklımda, diyorum. Çok kilo almıştı. Beni gördüğüne sevindi. Bense ne sevindim, ne üzüldüm. Israr etmesine rağmen yanında fazla kalmadım, daha doğrusu kalamadım.

Sahile indim. Denize hüzünle baktım. Ya da şöyle diyeyim, öyle bakılması gerektiğini ezberlediğim için mi hüzünle baktım, bilmiyorum. Galiba pek bir şey hissetmedim. Biraz hüzün vardı, biraz da tarif edemediğim duygular…

Akşam kardeşimin bir arkadaşına gidiyoruz. Aksaray'da bilmem kaçıncı katta bir ev. Bekâr evine benziyordu. İçerisi içki ve garip bir şey kokuyordu. Rahatsız edici bir kokunun olduğunu söyledim. İçerdeki iki erkek sadece sırıttılar. Çaydan sonra kokuyu anladım. Evin sahibi tam sigarayı yakacaktı ki sonra yakarsın, dedim. Adam sigarayı sehpanın üstüne bıraktı. Ben ve kardeşim dışında üç kişi vardı. Biri Kürt (ev sahibi), biri Laz diğeri ise Rusya'dan bir kadın…

Rus olan biraz kiloluydu; ‘Tonton' diye çağrılıyordu. İsmi Olga imiş. Olga, bana okuduğum Rus romanlarını hatırlattı. Boris L. Vasilyev'in Sakindi Oranın Şafakları kitabındaki Olga, Gonçarov'un Oblomov romanındaki Olga geldi aklıma. Ama bu Olga, hiç benzemiyordu onlara.

Diskobarda kapıya yakın bir yerde oturmuşum. Yanımda Laz var. Hareketli bir müzik çalınıyor. Dans pistine iki kadın çıkıyor. Çok genç görünüyorlar. Böylesi bir ortamı yalnızca televizyonlarda görmüştüm. Büyük bir merakla her şeyi inceliyorum. Ortamdan ilk birkaç dakika hoşlandım, sonra ise tiksindim. Onlar eğlenirken(!) ben yazı yazmak için mum istedim. Nerdeyse karanlık denilebilecek loş bir yerdeydim. İşte sana böylesi bir yerde yazıyorum.

Ne diyeceğimi bilemiyorum. Aslında diyecek çok şey var; hangisine değineceğini bilemiyorsun. Gece yarısını epey geçiyor. Bir bardayım ve içim acıyor; içimde bir şeyler parçalanıyor. Sonradan öğrendim burada oturanların hemen hemen tümü hayat kadınıymış. “Hayat kadını” sıfatı hayatın kendisidir. Hayatın her yerde kendini pazarlamak olduğunu öğrenmeye başladım. Buradaki kadınlar kendilerini beğendirmek için ellerinden gelen ‘hüneri' sergiliyorlar. Pazaryerinde alıcı bekleyen tavuk gibiler. Erkek, beğendiği kadına garsonla kırmızı bir gül gönderiyor. Kadın da telefon numarasını yazıp gülü geri gönderiyor. Erkek telefon açınca da çıkıyorlar (Bunların anlamını Laz, büyük bir ‘Bilgelikle' anlatmıştı.)

Tümü de gencecik kızlar. Bedenlerini onlar için pek anlamı kalmayan bir cüretkârlıkla sergiliyorlar. Bedenlerini böylesine aşktan yoksun para için sergileyen kadınlar hiç âşık olmuşlar mıdır acaba diye düşünüyorum. Hepsinin de bir ilk aşkı vardır kuşkusuz. Dramatik bir hikâyeleri vardır.

Birisi önümden geçerken ‘Nasılsın' anlamında başını sallıyor. ‘Hiç', diye omuz silkiyorum. Müşteri olduğumu sandı. Onu görebileceğim bir yerde oturdu. Gözlerine bakıyorum. Işık loş, ama gözlerini görebiliyorum. Başını çeviriyor, gözlerime bakamıyor. Gözlerine bakmakta ısrar ediyorum. O ise her seferinde başını çeviriyor. Gözlerine baktığım kadını yanımdaki Laz ayarlıyor. Gözlerine halen bakmak istiyorum. Hiçbir şey ‘var' gözlerinde. Eğer bir insanın gözleri ölmüşse ruhu da ölmüştür. Acaba bu kadınların ruhu ölmüş müdür? Yoksa acılar onların gerçek duygularını saklamış mıdır ki gözlerinde hiçbir şey var. Tek bir cevap veremiyorum. Çünkü bunun tek bir cevabının olmadığını biliyorum.

Ya onları bekleyen ‘müşteri' erkekler. Onların gözleri var mıdır? Yoksa gözleri bacaklarının arasına mı inmiş? Gördüklerim çirkin mi, acı mı bilemiyorum. Çirkin, acı, insafsız…

Tümü…

Sadece şuna inanıyorum, ya da neye inanacağımı bilmiyorum. Gencecik insanların gözleri yok. Kadınları hep şiir olarak değerlendirmişim; ama görünüşleri çok düzgün ve güzel kadınlarda şiir göremedim. Belki de tümü de tarifsiz şiirsel bir destanı anlatıyor. O gencecik kadınların ‘şuh' gülüşlerinde haykırış hissettim.

Bu insanlar göründükleri gibi et yığını değiller.

Dibe inmiş çocuk duyguları var.

Belki halen içlerinde sakladıkları, yasını tutukları aşkları var.

Belki halen onlar için ağlayabilecek sevgilileri var.

Gördüğüm kadınların yağmurda ıslanma duyguları kalmamış, ama içlerinde halen yağmur var.

Burada insanlara ait tüm organlar vardı, ama aşk yoktu. Aşktan, gözyaşından, yağmurdan soyutlanmış cinsel güdüler vardı. Hatta gerçek manada cinselliğin de olduğuna inanmıyorum. Aç insanlar vardı. Arzulanan ve kendini parça parça pazarlayan kadınlar vardı.

İç sıkıntısıyla oradan ayrıldım.

Belki de gerçeklerden kaçıp ütopyalarımla, düşlerimle olmalıyım.

 
Mektup Bekleyenler
Dergiyi Edinmek
Bağlantılar
İletişim
Ortak Kitaplar
Basında Kitaplar
Kitap Çıkaranlar
Mahsus Mahal Türküsü
Bize Yazın
 
Google
 

eXTReMe Tracker