İçeriden dışarıya, dışarıdan içeriye köprü kuran dergi; mahsusmahal... İçeriden dışarıya, dışarıdan içeriye köprü kuran dergi; mahsusmahal...

 

 

 
Anasayfa
Hakkımızda
Künyemiz
Sayılarımız
Öyküler
Şiirler
Denemeler
Karikatürler

Ahmet Ümit

Nazım Yoldaş

Ferruh Doğan’ın anısına

Bu metinde anlattıklarımı, 1985-86 yılında Moskova’da Sosyal Bilimler Akademisi’nde okurken yaşadığım düş ve gerçeklerden derlenmiştir.

Parti Okulu’nun kapısından öfkeyle çıktım. Çıkar çıkmaz gecenin serinliği çarptı yüzüme; kuru, kar kokan bir soğuk. Az önce yoldaşlarla sıkı bir ağız dalaşı yapmıştık. Biraz daha kalsam kavga çıkacaktı. Parti Sekreteri arkamdan, “Tek başına gitme!”diye bağırdı, iplemedim, vurdum çıktım kapıyı. Oysa tek başımıza Moskova’da dolaşmak yasaktı. Düşman yalnızca ülkede değil, dünyanın her yerindeydi, hatta burada bile olabilirdi. Ama bu gece bunların hiçbiri aklıma gelmiyordu.
Nereye gidecektim, ne yapacaktım, bilmiyordum. Metronun ışıklarını gördüm, o yana yürüdüm. Kara gömülen adımlarımın çıkardığı sesten başka bir şey duymuyordum. Hızla indim metronun merdivenlerinden. Mavi fayansların içinde gölgem hızla kayıyordu. Hızla kayan gölgem iki karaltıya çarptı, önemsemeden istasyona ulaştım.

Gelen ilk metroya atladım. Vakit geç olmamasına karşın bindiğim vagonda kaba bir Rusça’yla tartışan iki adamla, yanındaki dünyalar güzeli kızla ilgilenmeyen sarışın bir gençten başka kimsecikler yoktu.

Metro sarsılararak tünele daldı. Bakışlarım metronun camında takılmıştı. Metronun camı, kaşlarının üzerine düşmüş siyah kalpağının altından öfkeyle bakan bir adamın irkiltici görüntüsüyle yanıt verdi bana. İlk şaşkınlığımı atlatıp da bu ürkünç adamın kendim olduğunu anlayınca artık toparlanmam gelmem gerektiğinin farkına vardım. Koltuklardan birine oturmak için döndüm. Yaşlı adamların arkasında dikilen iki kişi dikkatimi çekti. Baktığımı görünce başlarını çevirdiler. Renk vermeden yandaki koltuğa yerleşip yeniden pencereye döndüm. Bunlar da kimdi? Yoksa beni mi izliyorlardı? Gözucuyla yeniden baktım; yoktular. Belki de başka bir vagona geçmişlerdi. Ayağa kalkıp ara kapıdan yandaki vagona baktım, orada da göremedim. Belki de yanılıyordum, belki de geçirdiğim öfke nöbeti bana sanrılar gördürüyordu.

Birkaç istasyon sonra inmek için kalktığımda genç kızla göz göze geldik. Yosun yeşili çekik gözlerinde yumuşak bir anlam vardı; bir an bana gülümser gibi oldu, karşılık vermedim. Metronun sessizce açılan kapısından adımımı dışarı attım. Merdivenlere yürürken az önceki iki adamı gördüm yeniden. Ne zaman metrodan inmiş, buraya nasıl gelmişlerdi bilmiyorum, ama kesin olan bir şey varsa o da beni bekledikleriydi. Geri dönmeyi düşündüm ama çok geçti, metro hareket etmişti. Soğukkanlılığımı yitirmemeliydim. Sakin adımlarla merdivenleri tırmanmaya başladım. Adamlar da beni izlediler. Caddeye çıktığımda geriye baktım, takipçilerim on beş yirmi basamak aşağıdaydılar. Hızlanarak, soldaki sokağa yürüdüm. Adamlar merdivenin başına yetişemeden sokağa saptım, koşmaya başladım. Elli metre kadar koştuktan sonra sağa kıvrıldım. Birkaç kez düşme tehlikesi geçirmeme karşın hızımı hiç kesmedim. Sonunda soluk soluğa kalmış bir halde durdum. Takatim tükenmişti, sağ karın boşluğumda bir sancı başlamıştı. Dönüp geriye baktım, sokak boştu. Onları atlattığımı düşünürken, sesler duydum. Bakınca iki adamın üzerime geldiğini gördüm. Gücümü toplayıp geldiğim yöne doğru son bir umutla koşmaya başladım. Köşeyi dönerken ayağım kaydı, düşmek üzereydim ki, güçlü bir el beni yakaladı. İrkilerek beni tutan adamdan uzaklaşmaya çalıştım.

“Korkma,” dedi. “ Ben düşman değilim.”

“Kimsin öyleyse?”dedim karanlıkta kalan yüzüne korkuyla bakarak.

“Önce seni şu adamlardan kurtaralım da, sonra konuşuruz,”diyerek beni bir binanın içine çekti. Duraksadım ama, fazla seçeneğim yoktu, çaresiz adamın isteğine uydum. “Işıkları yakmayalım,” diye fısıldadı adam. “Fazla merdiven çıkmayacağız.”

Gözlerim karanlığa alışıncaya kadar birkaç kez tökezleyerek adamı izledim. İkinci katta bir dairenin önünde durduk. Kapıyı açtı, içeri girdik.

Kapıyı kapatıp, ışıkları yakan kurtarıcıma baktım. Yüzünü hâlâ göremiyordum, uzun boyluydu, sarışındı. Bana doğru döndü. Karşımda aşina olduğum bir yüz vardı. Kimdi bu adam? Sanki onu bir yerlerden tanıyor gibiydim; eski bir arkadaş... aileden biri.. ? Birden tanıdım. Tanır tanımaz da büyük bir şaşkınlığa kapıldım.

“Siz... siz Nazım Hikmet’siniz...” diye kekeledim şaşkınlıkla.
Şaşkınlığıma anlam verememiş gibiydi.

“Polis olsam daha mı iyiydi.”

“Hayır ama, nasıl söylesem... siz ölmemiş miydiniz?”

Mavi gözlerinde muzip bir ışık yandı söndü.

“Yoldaş, şairlere ölüm olmadığını bilmiyor musun?” Sonra omzuma dostça vurarak ekledi.

“Hadi kalpağını, paltonu çıkar da içeri geçelim. Üşümüşsündür, sana sıcak bir çay vereyim.”

“Çay filan istemiyorum,” dedim giysilerimi çıkartırken.” Bana olanları anlatın yeter.”
“Anlatacak bir şey yok cancazım. Bana ihtiyacın vardı geldim. Hepsi bu.”

Salona geçmiştik. Burası bir müzeyi andırıyordu; resimler, yontular, Anadolu motiflerini taşıyan dokumalar. Koltuklardan birine otururken,
“Her şey tuhaf bir şaka gibi,” dedim.

“Neden şaka olsun. İşte şurada oturmuş konuşuyoruz.”

“ Ama ben maddeden ayrı ruha inanmam.”

“Benim inandığımı kim söyledi? Bu mucizeyi yaratan tanrı değil, sanat.”

“Anlayamıyorum.”

“ Her şeyi anlamak gerekmez,”dedi,” Neyse bırakalım bu ağır konuları. Sana sıcak bir çay vereyim, yoksa votka mı isterdin?”

“Bu durumda votka içsem daha iyi olacak,” diye mırıldandım.

Nazım konuksever bir ev sahibinin tez canlılığıyla mutfağa yollandı. Odada tek başıma kalmıştım. Merakla, salondaki tablolara, yontulara, dokumalara bakmaya başladım. Az sonra içinde iki votka kadehi ve bir turşu tabağı olan küçük bir tepsiyle döndü.

“Kusura bakma seni yalnız bıraktım. Ama Vera olmayınca böyle oluyor işte.”

Sahi o neredeydi. Nazım sanki sorumu duymuş gibi.

“Eski kocasına gitti” dedi, tepsiyi yandaki sehpanın üzerine koyarken. Yüzü gölgelenir gibi olmuştu. Otururken açıklama gereği duydu. “Biliyorsun çocuğu var. Haftanın belirli günleri gidip onları görüyor. Neyse hadi içelim. Geleceğe.”

“Geleceğe,” diyerek kaldırdım kadehimi. İkimizde Ruslar gibi bir dikişte bitirdik kadehimizdekileri.

Nazım’a kadehini tepsinin içine koyduktan sonra eksikliğini duyduğu bir şeyi ararcasına kederli gözlerle salonun kapısına baktı. Başını çevirince göz göze geldik.

“Okulda aşık olduğun kimse var mı?” diye sordu.

Yunanlı bir kadın vardı; uzaktan bakışıp dururduk. Ondan bahsetsem mi, diye düşünürken.

“Ben Doğu Halkları Üniversitesi’nde okurken aşklarım olmuştu,” dedi.

Bir an Nazım’ın gençlik günleri geldi aklıma. Ayağında asker postalı, üstünde kaba bir palto, ‘gözünde ölümün boyu bir karış, şarkıların boyu kilometrelerce, ’ genç bir devrimci.

“O günlerde aşık olmak, bir başkaydı,” diye iç geçirerek tamamladı sözlerini.

“Ama sizin aşksız geçen yıllarınız yok ki yoldaş,” dedim yarı alaycı bir ifadeyle.

“Fena mı?”

“Fena değil ama bu kadar sık aşık olmanıza şaşıyorum. Ben de aşık oldum. O delice duyguları ben de yaşadım ama bir kez oldu bu. Karşımdaki kadın beni ne kadar çekerse çeksin, aynı acıyı, aynı tutkuyu yaşayacağımı bile bile yeniden böyle bir ilişkiye girmek artık anlamsız geliyor bana.”

Düşünceli gözlerle bir süre süzdü beni.

“Seni çok iyi anlıyorum,” dedi. “İlk karımdan ayrılınca ben de böyle düşünmüştüm. Aynı duyguları yaşayacağıma göre yeniden aşık olmanın ne anlamı vardı. Sonra öyle düşünmenin yanlış olduğunu anladım. Aşk karar verilen bir şey değil, geldi mi gelir, sen de apışıp kalırsın. Hem hiçbir ilişki ötekine benzemez. Bir yıkandığın suda bir daha yıkanamazsın meselesi.”

“İyi de yoldaş, can bu! sürekli alt üst oluşlara, fırtınalara nasıl dayanır insan?”

Keyifle güldü: “Ama bir de tersinden düşün, coşkunu, duygunu, heyecanını yitirirsen ne olacak?”

“Kavga var ya?”

“Kavga, aşkın yerini tutmaz,” dedi kesin bir ifadeyle.

“Kavga da bir tür aşk değil mi?”

“Değil. Aşkın toplumsalı olmaz. Aşk bencilliğimizin en uç noktası.”

“Ama aşkı için kendini öldüren yüzlerce insan var.”

“Kendini öldürmek de bir tür bencillik değil mi? Böylece ne kadar büyük bir aşık olduğunu göstermek istiyorsun.”

“Çoğu kez biz kavgayla aşkı özdeşleştiririz.”

“Ama yanlış. İkisini birleştirmek isteyişimiz sanırım aşık olmaktan gizliden gizliye utanç duymamızdan.”

“Neden utanç duyalım ki?”

Alaycı bir ses tonuyla yanıt veriyor.
“Büyük idealimizin yanında, küçük duygusallıklara kapılmanın vicdanımızda açtığı derin yara yüzünden.”

Yeri gelmişti, “Ama siz, boş gecelerini, hazım zamanlarını değil / boydan boya ömrünü ver ihtilale,” demiştiniz.

Suçunu kabul eden bir adamın rahatlığı içinde gülümsedi: “Tamam, tamam, ben de aynı yanlışı yaptım. Kimseyi suçladığım filan da yok zaten. Ben insanın hem toplumsal hem de bireyci bir yaratık olduğunu kavrayamadığımızı söylemek istiyorum. İnsanın bu yönlerinden birini yaşayamazsa mutsuz olacağını düşünemedik. Kapitalizm insanın yalnızca bireyci yanını dikkate aldı. Bizde yalnızca toplumsal yanını...”

“Ama toplumsal özgürlüğe kavuşmadan, bireysel özgürlüğe ulaşamayız,” diyecek oldum, sağ elini boş versene dercesine sallayarak kesti sözümü. “Hayır efendim, insan yüzyıllarca bekleyemez. Devrim içimizdedir, bugün yaşanırsa bir anlamı vardır. İnsanın elinden kişiliğini, ötekilerden farklı kılan yanlarını alıp, din adamlarının cennet vaadi gibi toplumsal ideallerle onu oyalayamazsın.”

“Ütopyamız...”

“Kişiliksiz, renksiz, giderek daha çok birbirine benzeyen insanlarla ütopya kurulur mu?”

Sesinin sertleştiğini hissettim. Ama benim de alttan almaya hiç niyetim yoktu.

“İyi de yaşarken bunları niye söylemediniz?”

Derin bir soluk aldı, heyecanını dizginlemeye çalıştığını sezinledim.
“Evet, belki yeterince söylemedim. Belki geç farkına vardım bunun. Ama yine de bir şeyler yaptım. Sen, ‘İvan İvanoviç var mıydı, yok muydu’ adlı oyunumun Moskova’da üç gün oynanıp sonra kaldırıldığını biliyor musun?”

“Biliyorum, biliyorum,” diye mırıldandım. Ama kafam allak bullak olmuştu. “Tuhaf bir gece bu,” diye sürdürdüm sözlerimi. “Önce karanlık görünüşlü adamlar beni kovaladı, sonra sizinle karşılaştık. Neler oluyor anlamıyorum.”

“Tuhaf olması iyi. Yalnızca gerçek çok sıkıcı olur..”

Bunlar pek alışık olmadığım düşüncelerdi. Nazım’a karşı çıkmaya hazırlanırken, bir elin beni sarsaladığını hissettim. Gözlerimi açınca başucumda iki milisin dikildiğini gördüm.
Çok içmiş olduğumdan söz ediyorlardı. Toparlanıp kalktım. Kaçarken ayağım kaymış olmalıydı. Düşmüşüm. Ne kadar süredir burada yatıyordum acaba? Üstüme başıma bulaşan kar tanelerini silkelerken, çevreye baktım. Sokakta bu genç iki milisten başka kimse yok. Beni takip eden adamlar nerede acaba? Yoksa kimse takip etmedi mi beni? Okul kartını çıkarıp milislere gösterirken, bu sokağa daha önce geldiğimi anımsadım. Başımı kaldırınca Nazım Hikmet’in penceresindeki Hacıvat Karagöz desenlerini gördüm. Demek farkında olmadan Nazım’ın evine doğru gelmişim. Milisler bana pek saygılı davranmasalar da bir taksi bulana kadar ayrılmadılar yanımdan.

Okula dönerken, yaşadıklarımı düşündüm, inanılmazdı; yoldaşlara anlatmaya kalksam, biliyordum, onlar da inanmayacaktı.

 

 
Mektup Bekleyenler
Dergiyi Edinmek
Bağlantılar
İletişim
Ortak Kitaplar
Basında Kitaplar
Kitap Çıkaranlar
Mahsus Mahal Türküsü
Bize Yazın
 
Google