![]() |
|||||||||||||||
|
İçerde Murathan'ı Okumak “Sen koyu gözlü mavi kuş ve kırmızı gözlü papağansın. Yıldırımlar senin çocuğun gibi, sen mevsimler ve denizlersin başlangıcın yok, tüm varlıkların olduğu yerde tüm yayılışınla oturuyorsun.”(1) a- Sırlanmışlığıyla kendine benzer. Bazen dağ, bazen nehir, bazen yağmur, bazen zamanın çemberini çeviren zervan ve bazen de bütün dileklerin ve renklerin bilicisi şahmeran… ve inanılmaz bir biçimde mitolojik bir tarihin esrare edilmiş dönencesine sürüklüyor okuyanı. Söz yazmanın doğruluğu tarihin başlagıcına dönmeyle başlar artık. Murathan verili tarihle kavgasını başlatmış ve taraf tutmuştur. Bütün bir “kahraman tanrılar” ve peygamberler tarihinin mecrası dışında aktığını göstermiş. “Kutsanmış” olanı yere düşür-müş. Toprak bütün dişiliğiyle harlanmış ve avuçlanmıştır. Murathan, karanlığa fısıldamış ak çizgiler havada öyle ka-la kalmış… “Kendi kavmine şair olmayan söz’ünün hükmünde ayağ göçürür b-Suskun ve çaresiz bir bekleyişi Murathan’ın şiirinde görmüyoruz. Bizce en asi, en çare arayan ve başkaldırıya sürükleyen şiirdir; eylem ve ayaklanma çoğaltmakla meşguldur. d-Bugün geçmiş tarafından gölgelenmiştir. Kabullenişi mağrur bir zorakilikle de olsa karşılaşılan her dağ silsilesi gölgesinden bir parça ödünç vermiştir, “atlanan halkımın” bugün ki “oğullarına”… Meta ve ötesi bütün dolaşık kim-likler geçersiz sayılmıştır. Nesnel gerçeklik çöl ortasında mutlak bir kan sahasına budanmıştır. Aleniyet kendine yeltenme zorundalığına ikna edilmiştir. Bağrında resmi ta-rihin hançerini taşıyan her kimlik etnik bir iç kanama sami-miyetiyle ağulanmıştır. Şairin ve şiirin kendine benzemesi-nin etnik diyalektiği bir dil paradoksu olarak varlığını sür-dürmüştür, sürdürmektedir. Murathan, resmi tarihin ağzında gizlediği kıyım baklasına tükürmüştür. Ve bundandır ki sırlanmış dağlılığını kendi göçebe sarhoşluğuna bırakmış… e- Fikrin estetiği divane mırıldanmalara dönünce içimizde çoğalan dağlı mecnun rüzgarları daha gür esmeye başlar. Bizim “özgürlük” ateşimize dışarıda, nehirde, dağda, so-kakta olma özlemimize çağrıdır. Şu an pencereden gökyü-züne bakıyoruz. Gökte kaç yıldız varsa bir bir saymaya çalışıyoruz. Hepsinde bir mecnun olmasını isteyecek kadar divane hikayeler soluklaştırıyoruz. Dudaklarımızda uzayan bir virane tarih ve acının ve kıyımın tansığından düşüre-bildiğimiz kadar Murathanî sözler. Bir dengbej gibi so-luksuz bir mezrabotan hikayesi anlatıyor. Gökkuşağı ku-şanmış gözlerini göğe ve yağmura değdirdikçe renk olan “dört mevsim, yedi iklim” ve bütün cennet ütopyaları şah-meran’ın dudaklarına yazılır; masal gereği. Dağlı oluşundan mı olacak sahtiyan; iki at öpüşünce bütün dağ ateşleri bir adımlık selamla kayar, dileğin tutmuştur Murathan… f-Biliyorum düşü söz olmayanların hoyratlığıdır ölülerine uzunca gözyaşı dökmek ve “kutsal” bir sünnetin en kırılgan yerinde taciz edilmiş çocukların yalvaran suskunluğu; ha-yatın ve insanın söküp atamadığı bu “yasadışı” eğleşmeler bütün bir dağ silsilesini karartmıştır utancından. Düşü söz olmayanların dilinde mana yoktur. Acı bir ulumanın ağu-lanmış tadımlık düşkünlüğü ve kendin olma hastalığı vardır. Abdal herkesten önce yollara dökülmüş, nehir kenarlarına geçmiş, dağ başlarında vurulmuştur. Uygunsuz bir hayatın en göçebesini sırtlamıştır kuşatıldığı pusularda. g-Unutacak ve unutulacak bir şey kalmayınca değişmekle karşı-karşıya olduğumuzun bilincini ediniyoruz. Bunun için yoksanmış bir tarihin abdalı olmak Murathan’la yü-reklenmektir. Her okunduğunda yüreği kadim bir hatırlanışa yol açıyorsa, Havva’nın resmi bir yalancı Lilit’in dağlı ve asi olduğunu meşrulaştırıyorsa, abdal hırkasını atmış, lokmasını dağıtmıştır. Bundan dolayı Not: Elimde sınırlı kaynak olduğundan dolayı (Kum saati, Sahtiyan, daha önce defterime yazdığım birkaç şiir) Murathan’nın diğer kitaplarından (eserlerinden) yararlanamadım.• |
||||||||||||||