İçeriden dışarıya, dışarıdan içeriye köprü kuran dergi; mahsusmahal... İçeriden dışarıya, dışarıdan içeriye köprü kuran dergi; mahsusmahal...

 

 

 
Anasayfa
Hakkımızda
Künyemiz
Sayılarımız
Öyküler
Şiirler
Denemeler
Karikatürler

Ahmet Akgün

İçerde Murathan'ı Okumak

“Sen koyu gözlü mavi kuş ve kırmızı gözlü papağansın. Yıldırımlar senin çocuğun gibi, sen mevsimler ve denizlersin başlangıcın yok, tüm varlıkların olduğu yerde tüm yayılışınla oturuyorsun.”(1)

a- Sırlanmışlığıyla kendine benzer. Bazen dağ, bazen nehir, bazen yağmur, bazen zamanın çemberini çeviren zervan ve bazen de bütün dileklerin ve renklerin bilicisi şahmeran… ve inanılmaz bir biçimde mitolojik bir tarihin esrare edilmiş dönencesine sürüklüyor okuyanı. Söz yazmanın doğruluğu tarihin başlagıcına dönmeyle başlar artık. Murathan verili tarihle kavgasını başlatmış ve taraf tutmuştur. Bütün bir “kahraman tanrılar” ve peygamberler tarihinin mecrası dışında aktığını göstermiş. “Kutsanmış” olanı yere düşür-müş. Toprak bütün dişiliğiyle harlanmış ve avuçlanmıştır. Murathan, karanlığa fısıldamış ak çizgiler havada öyle ka-la kalmış… “Kendi kavmine şair olmayan söz’ünün hükmünde ayağ göçürür
kendi divan’ına nöbet durmayan
davasın cengine gölge düşürür”(2)

b-Suskun ve çaresiz bir bekleyişi Murathan’ın şiirinde görmüyoruz. Bizce en asi, en çare arayan ve başkaldırıya sürükleyen şiirdir; eylem ve ayaklanma çoğaltmakla meşguldur.
“Çapraz asın tüfeklerinizi
çağın dışına sürdüğü eski masallardaki
eşkıya resimleri gibi
yurdundan ve yüzyıldan
kovulmuş çocukların terinde
gelenek, kimi zaman başkaldırma biçimi”(3)
c- Mitoloji ve tarihte en dibe itilmişlerin dilidir. Şiirin arka planında Süryani, Kurdili, Erebi(*) ve mezrabotan’lı halk söylenceleri, mitik anlatıları, masalları ve trajedileri vardır. Bir etnik söylem olarak Murathan’ın şiirlerinde kendi ger-çekliğimizi sürgünlerde ve dağlarda ardımıza bıraktığımız iç kanatan sözcükleri buluyoruz. Fazladan sevilen ve faz-ladan az okunan Murathan’ı sevmemize en büyük sebep budur. Murathan’ı okuyunca huzur bulmuyoruz, hüzün üstümüze çökmüyor. Öfke kuşanır, söz biler, küfür serperiz serili olan her şeye… Mahpusta Murathan’ı “dağdaki mec-nuni”lerimizden sayarız. İçimizde ses, dudaklarımızda mırıldanmadır. Şizofrenik bütün saldırgan hasletlerimize yazılmış kızıl bir sahtiyandır. “Avlardan ve avcılardan arta kalsa da”(4)
“Kulağında karanfil taşıyan halkımın oğulları
toplayın çadırlarınızı. Eski zamanlarda olduğu gibi
çığ geliyor. Çağ çöküyor
gidiyoruz
dudaklarınıza ninni, ıslık ve destan alın
siyah sünnet çekin gözlerinize
alıcı kuş telekleriyle
ki ışığın yaprak yeşili gözlerinize kıstırdığınız
farz olan öfke”(5)

d-Bugün geçmiş tarafından gölgelenmiştir. Kabullenişi mağrur bir zorakilikle de olsa karşılaşılan her dağ silsilesi gölgesinden bir parça ödünç vermiştir, “atlanan halkımın” bugün ki “oğullarına”… Meta ve ötesi bütün dolaşık kim-likler geçersiz sayılmıştır. Nesnel gerçeklik çöl ortasında mutlak bir kan sahasına budanmıştır. Aleniyet kendine yeltenme zorundalığına ikna edilmiştir. Bağrında resmi ta-rihin hançerini taşıyan her kimlik etnik bir iç kanama sami-miyetiyle ağulanmıştır. Şairin ve şiirin kendine benzemesi-nin etnik diyalektiği bir dil paradoksu olarak varlığını sür-dürmüştür, sürdürmektedir. Murathan, resmi tarihin ağzında gizlediği kıyım baklasına tükürmüştür. Ve bundandır ki sırlanmış dağlılığını kendi göçebe sarhoşluğuna bırakmış…
“Çile olmaktan çıkınca emek
harami mülküne bitince hürmet
hakikat olunca zulümsüz sevmek
benim de bir sözüm kalır kasr üzerinde”(6)

e- Fikrin estetiği divane mırıldanmalara dönünce içimizde çoğalan dağlı mecnun rüzgarları daha gür esmeye başlar. Bizim “özgürlük” ateşimize dışarıda, nehirde, dağda, so-kakta olma özlemimize çağrıdır. Şu an pencereden gökyü-züne bakıyoruz. Gökte kaç yıldız varsa bir bir saymaya çalışıyoruz. Hepsinde bir mecnun olmasını isteyecek kadar divane hikayeler soluklaştırıyoruz. Dudaklarımızda uzayan bir virane tarih ve acının ve kıyımın tansığından düşüre-bildiğimiz kadar Murathanî sözler. Bir dengbej gibi so-luksuz bir mezrabotan hikayesi anlatıyor. Gökkuşağı ku-şanmış gözlerini göğe ve yağmura değdirdikçe renk olan “dört mevsim, yedi iklim” ve bütün cennet ütopyaları şah-meran’ın dudaklarına yazılır; masal gereği. Dağlı oluşundan mı olacak sahtiyan; iki at öpüşünce bütün dağ ateşleri bir adımlık selamla kayar, dileğin tutmuştur Murathan…
Her nehrin ağzında bir medeniyet ölüsü bulunmuştur. Yabanıl ve yırtıcı bir us eşliğinde uzun bir yol, siyah elbise-ler içinde parçalanmış bedenimizle dağların koyaklarına oturmaya gidiyoruz. Her medeniyetin tökezleyip düştüğü dağlar, ancak bu kadar yürek kaldırabilir. Oysa, şimdi seni anlatmak mecburiyeti bir gerilla teyakkuzu halindedir. Bü-tün her şeyin yoğunca sökün ettiği bir nehir halini alır yü-reğim; dağdan kopan çığ, eriyen kar, yağan yağmur, yuvar-lanan taş, berfin, nergiz, açan çiçek yeşeren ve olan her şey…

f-Biliyorum düşü söz olmayanların hoyratlığıdır ölülerine uzunca gözyaşı dökmek ve “kutsal” bir sünnetin en kırılgan yerinde taciz edilmiş çocukların yalvaran suskunluğu; ha-yatın ve insanın söküp atamadığı bu “yasadışı” eğleşmeler bütün bir dağ silsilesini karartmıştır utancından. Düşü söz olmayanların dilinde mana yoktur. Acı bir ulumanın ağu-lanmış tadımlık düşkünlüğü ve kendin olma hastalığı vardır. Abdal herkesten önce yollara dökülmüş, nehir kenarlarına geçmiş, dağ başlarında vurulmuştur. Uygunsuz bir hayatın en göçebesini sırtlamıştır kuşatıldığı pusularda.
“Kuşatılmış
dünyayı değiştirmeyi amaçlayanların troya’sı
bir kitabın hangi açık-deniz sayfası
ki hiçbir kadırgayla uyuşmaz(**)
dönemeçsiz çölde döner durur kendi kendine
[kendine dönemeç etmek için kendini
bir kez başladınız mı çöl,
bir başka yerden başladınız mı kutupyıldızı
bir tahta at yinelemesiyken tüm bir tarih
Verili hayatından vaz geçmek isteyen abdal olur”(7)
Bütün abdalları vurulmayla yüzyüze olan bir tarihin en şaşmaz yerine oturmak “avlardan ve avcılarıdan arta kalan”ı bağrına basıp içine dönmektir bütün bu çekişme… Tinin ve tenin şahsızlığında vicdan avutmaktayız. Bütün yalanları
örtülü hallerden sıyırmak için…

g-Unutacak ve unutulacak bir şey kalmayınca değişmekle karşı-karşıya olduğumuzun bilincini ediniyoruz. Bunun için yoksanmış bir tarihin abdalı olmak Murathan’la yü-reklenmektir. Her okunduğunda yüreği kadim bir hatırlanışa yol açıyorsa, Havva’nın resmi bir yalancı Lilit’in dağlı ve asi olduğunu meşrulaştırıyorsa, abdal hırkasını atmış, lokmasını dağıtmıştır. Bundan dolayı
“Zaplar taşıyor Dersim koyaklarından
selleri kadife uçları mermi
ve günaha emanet edilmiş çocukların
adağıdır mermi çekirdekleri”(8)

Kaynaklar:
1-Batı mitolojisi ( Tiamat tabletinden) Joseph Campbell
2-Kum saati ( kasr üzerine)
3-Omayra (karanfil)
4-Sahtiyan
(*) Erebi : Arapça
5- Omayra (karanfil)
6- Kum saati (kasr üzerinden)
7- Kum saati (zikir)
(**) Her boğaz çeker sularını karaya oturur donanmış gemiler, suların çürüttüğü tahta terimler sızmış kalelere
8- Sahtiyan

Not: Elimde sınırlı kaynak olduğundan dolayı (Kum saati, Sahtiyan, daha önce defterime yazdığım birkaç şiir) Murathan’nın diğer kitaplarından (eserlerinden) yararlanamadım.•

 
Mektup Bekleyenler
Dergiyi Edinmek
Bağlantılar
İletişim
Ortak Kitaplar
Basında Kitaplar
Kitap Çıkaranlar
Mahsus Mahal Türküsü
Bize Yazın
 
Google
 

eXTReMe Tracker