Adnan Özyalçıner
Nazım Hikmet Okulu
Nâzım Hikmet, 1940 yılında Çankırı hapishanesinden Bursa hapishanesine nakledilir.
1941 yılı Bursa hapishanesi Orhan Kemal’e, Nâzım’ın daha önce Çankırı hapishanesinde tanıdığı Kemal Tahir’e hapishaneden yazdığı mektuplarla bir okul olur.
Nâzım Hikmet, 13. 12. 1941 tarihli mektubunda oğlu gibi sevdiği Kemal Tahir’e şunları yazar:
“Piraye geçen gün bana dedi ki : ‘Nâzım insan senden çok şey öğrenir, ama sen bunu insana öyle öğretirsin ki senden öğrendiğinin farkına varmaz, bunları ben kendim buldum, zaten biliyordum zanneder. ’...”
Piraye’nin kendisi hakkında söylediği bu sözlerden o gerçekçiliğin nasıl işlenmesi gerektiği sonucunu çıkaracaktır:
“Aktif, tesirci, öğretici, yapıcı realizmde bu hususa dikkat etmek lazım. Okuyucu, bir ruh mühendisi olan realist muharrir tarafından, ruhi istihsal seyrinde (ruhsal üretim biçiminde) işleniyorsa yoğrulduğu ve şekil değiştirdiği zaman bu istihsalin hususiyeti dolayısıyla, bunun farkına varmazsa daha kolay ve mukavemetsiz işlenir... (... )Bence bugün yeni realist edebiyatın en ön planda göz önünde tutulması lazım gelen tarafı tesirciliği, öğreticiliği, okuyucuyu hayatla pratikte daha müessir (etkili) kılabilmek için ona yol göstericiliğidir... Bunu ise çok usta bir surette yapmak lazım. Aksi takdirde roman roman olmaz, şiir şiir olmaz sadece panfile, yahut vaız ve nasihat olur ki, bunlar da lazım olmakla beraber, şiir, roman, hikâye nev’ine dahil değildir.”
Tan gazetesinde Kemal Tahir’in “Göl İnsanları” öyküsünün tefrika edileceğini bildiren reklamı gördüğünde yazdığı mektupta sevincini şu sözlerle dile getirir:
“Bugün Piraye ile beraberdik. Gazetede senin Göl İnsanları için yapılan reklamı okurken dünyaya bir çocuğumuz gelmiş gibi mağrur ve bahtiyardık. Bizi mağrur ve bahtiyar kılabildiğin için sana teşekkür ederiz kardeşim. Fijyolojik imtidadın (sürekliliğin) ne olduğunu bilmiyorum. Çünkü çok sevdiğim iki çocuğum var ama bu fijyolojikman benim imtidadım değil. Sen bana ‘fikri imtidadın’ zevkini verdin. Düşündüğüm hazırladığım bir yığın sanat ruşeymlerinin (tohumcuklarının)sende inkişafı benim ömrümü senin ömrünce uzatacak. Çok yüksek bir yere çıkıp haykırmak istiyorum : ‘Şu Göl İnsanları hikâyesini yazanı biliyor musunuz? O daha ne güzel ne güzel şeyler yazacaktır. Ve hepsinin içinde, temelinde benim tohumlarım var’. Fijyolojik babalık da böyle bir şey olacak. (... ) Bu genç kabiliyetleri keşfetmek, onlara yardım etmek gibi palavra hayırseverlik falan gibi hislerin neticesi değil. Bu nevimin (türümün), neslimin idamesi (sürmesi) kavgası... ‘Ölürsem gözüm arkada kalmayacak’ derler. Bu sözde müthiş hayvanî – kötü manada değil- bir insiyak (içgüdü) gizlidir. Şimdi aynı insiyakla söylüyorum: ‘Gözüm arkada kalmayacak Kemal!’ Ama çok çalış Kemal... Daha çok, daha çok...”
Aynı mektupta şu müjdeyi de verir:
“Raşit Kemalî’nin (Orhan Kemal) sana gönderdiği hikâyeyi nasıl bulacağını bilmem. Fakat şimdi yeni bir hikâye üzerinde çalışıyor. İyi olacak. Eğer şartlar vefa ederse, şartlar uygun düşerse senin peşinden onu salacağım dünya üzerine.”
Bir başka mektubunda Orhan Kemal için bugün de geçerliğini koruyan şu yargıyı verecektir:
“Fakat sana bütün samimiyetimle söyleyeyim ki amele muhitini vermekte rekor bence hâlâ yazıları henüz intişar etmeyen (yayınlanmayan) Raşit Kemalî’nindir.”
1941 yılı Bursa Hapishanesi’nde Nâzım’ın Memleketimden İnsan Manzaraları’nı yazmaya başladığı yıldır.
31 sayılı tarihsiz mektubunda bu konuda şunları yazar:
“Şöyle ki ben bugünkü şartlar içinde, yani hem dışarda değişen şartlar, hem de içerde değişmeyen, eskisi gibi kalan- hâlâ hapishanede ve neşriyat (yayın) imkanından mahrum bulunuşumun- şartları dahilinde 1941 senesinde kendi memleketimin insanları ve bu insanlar arasındaki münasebetlerle hesaplaşmak mecburiyetindeyim. 1941 senesi bütün dünya ve bu meyanda memleketim için de bir dönüm noktası oldu. Binaenaleyh altı ay evvelkine nazaran bu hesaplaşma şimdi daha mühimdir. Ve ben şimdiye kadar böyle geniş ve etraflı bir muhasebe yapmadım. Bu yazı bana o muhasebeyi yapmak imkanını veriyor. Sen birinci planda roman ve hikayeye çalıştığın için her satırınla bu muhasebeleşmeyi doğrudan doğruya yapmaktasın.
Bu hususta senin vasıtaların benim şiir vasıtama nazaran daha hem de çok daha müsait. Burada şunu da söyleyeyim – esasa tealluk etmez artık malum bir meseldir ama tekrarı faydasız değil- memleketimin 1941 senesindeki insanlarını mazileri, halleri ve istikballeriyle ve aralarında münasebetlerle neden doğrudan doğruya roman, hikâye, nesirle değil de şiirle yazıyorum? Çünkü şiir silahıyla yapılacak muhasebe çok daha geniş meseleleri çok daha kısa belki teferruatsız fakat çok kuvvetle ana hattında toplu olarak vermek gibi bir imkana sahiptir. Bu imkandan şiirin istifade etmemesi kendi kendini kısırlaştırması, faaliyet sahasını daraltması demek olur.”
Kemal Tahir, bu sırada Sağırdere romanı üstünde çalışmaktadır. Yazılanlar, birbirlerine gönderilerek karşılıklı okunup tartışılmaktadır. Nâzım aynı mektupta bu konuda şöyle der:
“Sen bir taraftan Sağırdere’yi yazacaksın, yazmaya mecbursun, ben de bir taraftan 1941 senesinde Türkiye’den İnsan Manzaraları’nı yazacağım, yazmaya mecburum. Diğer taraftan sen de, ben de, Raşit Kemalî de ve hapishanede şiirle, edebiyatla meşgul ahbaplar da günün meseleleri üzerinde müessir (etkili) olabilecek yazılar yazmaya ve bunları okutturmaya borçluyuz.”
1962’de yayınlanan, hapishaneyi anlatan Kelleci Memet romanının ilk biçimi büyük hikâye olarak 1942’de Kelleci adıyla yazılmıştır. Nâzım, 29. 7. 1942 tarihli mektubunda Kelleci için şunları söyler:
“Kelleci bir harikadır. Çünkü 8 reeldir çünkü bu realite en doğru bir görüşle, felsefeyle, sanat tekniğiyle verilmiştir. Bundan dolayı bir tek satırını çıkarmak- bir iki teknik cümle kuruluşunu ve tekrarlar yani gayet ama gayet ehemmiyetsiz ihmaller müstesna, - bir abidenin taşlarından birini çıkarmış gibi olur. Ve bundan dolayı da ben şimdi neşrine dehşetle aleyhtarım. Neşredilirse mutlak bir yığın ve muhakkak en harikalı yerlerini çıkaracaklar (... ) Netice, Kelleci neşredilmeyecek.”
Bir sonraki mektubunda tamamlanmak üzere olduğu haberini aldığı Sağırdere için şu yargıya varır:
“Sağırdere sahici Türk romancılığında bir merhaledir. Bundan sonra daha ne kadar büyük eserler yazarsan yaz o senin en taze, en ölmeyecek kitaplarından biri olarak kalacak. Fakat sen tıpkı yumurtladığı yumurtanın ne olduğunu bilmeyen bir sersem tavuk gibisin. Bundan sonrasını bilmem ama bu kadarında çok şükür cinsi münasebet kat’iyyen ve katibeten birinci planda değil. O hangi planda olması lazım gelirse, ustaca ve realistçe o planda. Bu kadarki parçada birinci planda olan –hem de nasıl doğru ve pırıl pırıl- köy ve köylünün en bariz, en klasik küçük mülkiyetçi tarafı ve bunun psikolojik tezahürü: Küçük mülkiyetçilik ferdiyetçiliğinin düşmanlıkları ve buna rağmen köye sevgi. Sen bunu yakaladığın için eserin muvaffak ve bir manada klasik bir küçük ve orta köylü psikolojisini derinliğine, genişliğine tahlil eden bir eser olmuştur behey sersem tavuk!”
Nâzım Hikmet “siyatiklerinden rahatsız olduğu ve banyolardan istifade etmesi için” Bursa hapishanesine nakledildiğinde Orhan Kemal orada yatmaktadır. Nâzım’ın gelişini büyük bir sevinç ve heyecanla karşılar. Orhan Kemal, Nâzım Hikmet’le karşılaşmalarını Nâzım Hikmet’le 3, 5 Yıl’da uzun uzun anlatır. Orhan Kemal şiirlerini okuduğunda Nâzım dinlediklerini “berbat” bulur. Karşılığında Nâzım Hikmet de ona kende şiirlerini okur, nasıl bulduğunu sorar:
“‘Fevkalade’ dedim, ‘enfes!’
Yüzüme şüpheyle baktı:
‘Hayır bana iltimas geçtiniz... ’
Piposunu sinirli sinirli çırptı, defterlerini bavuluna kaldırdı.
‘Sizde’ dedi, ‘ sanat için iyi kumaş var, kesin. Demin şiirlerinize karşı fazlaca haşin davranmıştım... Beni hoş görün, sanat konularında hiç şakam yoktur... Bu itibarla... Evet sizde iyi bir sanatkar için gereken iyi bir
kumaş... ’”
Hemen ardından şu öneriyi yapar:
“Sizinle yakından ilgilenmek istiyorum... Yani kültürünüzle... Evvela Fransızca, sonra diğer kültür konuları üzerinde düzenli dersler yapacağız... Tahammülünüz var mı?”
“Var. !”
Bir gün Nâzım’ın eline Orhan Kemal’in kaleme aldığı bir “roman başlangıcı” geçer. Orhan Kemal bunu şöyle anlatıyor:
“O sıra ben hapishane avlusundayım. Ayaklarında takunyalar, koşarak, heyecanla geldi. Adeta soluk soluğa sordu:
‘Siz mi yazdınız bunu?’
Çekinerek ‘Evet... ’ dedim.
‘Birader, ’ dedi, ‘Neden bahsetmediniz bundan. Siz düz yazı yazın düz yazı!’”
Böylece Orhan Kemal’i öykü yazmaya yönlendirir.
Orhan Kemal, Nâzım Hikmet’in dil konusundaki düşüncelerine de şöyle değiniyor kitabında:
Nâzım, dilimizin sadeleşmesini sempatiyle karşılar, bununla beraber, aşırılıklara düşmemeye de çalışırdı.
‘.... Dilde ölçü halk olmalıdır: Halkın yadırgadığı, her günkü konuşma dilinde kullanmadığı kelimeleri almamaya bilhassa dikkat etmeli ‘ derdi. Mesela en sevdiği yeni kelimelerden birisi ‘olağanüstü’ idi. Bu kelimeyi sık sık kullanırdı. Esası Türkçe olan kelimelerin birleşmesiyle meydana gelmiş ve zaten halkın kullanmakta olduğu kelimelere bayılırdı. Halkın kendi dil kuralına uydurduğu, kendi dil bünyesinin şekil verdiği Arapça, Farsça kelimelerin atılıp yerine Fransızca, Çağatayca, bilmem nece veya ‘uydurmasyonca’ kelimeler alınmasına karşıydı. Ve hiç şüphesiz, bir dilin tepeden inme emirlerle değil, sanatçılar tarafından işleneceğine emindi sanırım. Bununla beraber tepeden inme emirlerle empoze edilmek istenen kelimelerden birçoğunun tuttuğunu, bir çoğununsa kendi kendine tasfiye olduğunu, bununla beraber, bu tarz tepeden inmelerin pek de faydasız olmadığını söylerdi.”
Orhan Kemal, Nâzım’ın şiirler konusunda halkın görüşüne değer verdiğini söylüyor:
“O, ‘bir halk sanatkarı, her şeyden önce halk tarafından anlaşılmalı ve halkın sanatkarı olmalıdır’ derdi. Bundan dolayı, Memleketimden İnsan Manzaraları, hapishanede her sınıf halka defalarca okunmuş, anlaşılması güç yerler atılıp daha sade, daha açık yazılmıştır.
(... )
Bazen bir tek kelime üzerinde aşırı titizlik gösterirdi. Kitaplar karıştırır, yahut bir kelimenin aslı hakkında en doğru bilgiyi öğrenmek için merdivenler iner, merdivenler çıkar, dehlizleri rüzgar gibi geçer, kilitli kapıları açtırmak için kapılar önünde dakikalarca, bazen yarım saat, bir saat beklemekten kaçınmazdı.
Mahpuslar arasında eski adamlar bulur, sorar soruşturur, birtakım konuşmalarla onları eski devirlere götürür, öğrenmek istediğini mutlaka öğrenir, nihayet bir zafer çığlığı halinde koğuşa dalardı...”
Orhan Kemal, Nâzım Hikmet Okulu’ndaki bir başka öğrenciyi şöyle anlatıyor:
“1943 yılının Eylül ayı sonlarında çıkacaktım ve çıkma günüm yaklaşıyordu. Bir gün işten dönmüştüm, koğuşta genç irisi bir köylü çocuğu... Nâzım ona bir şeyler anlatıyordu. Bir ara çocuk cebinden bir not defteri çıkardı, Nâzım’ın söylediklerini yazmaya başladı:
‘... Bir, iki, üç numara fırça, yağlıboya fırçası, üstübeç, tutkal...
(... )
Çocuk gittikten sonra Nâzım anlattı:
Bir tarla yüzünden, biraz da babasının teşvikiyle komşu tarla sahibini öldürmüş. On beş seneye mahkummuş. Karakalemle ve murabba usulüyle (kareleyerek) şunun bunun fotoğrafını büyütürmüş... Gelmiş yanına, ‘sana çıraklık etsem bana yağlıboya öğretir misin?’ diye sormuş. Anlaşmışlar... Yarın veya öbür günden itibaren başlayacaklarmış.
(.... )
Çocuk, her sabah gelir, Nâzım resim yaparken yanında oturur ona çıraklık ederdi. Fırçalarını yıkar, Paletine boya sıkar, tutkal ve üstübeçle resim bezi hazırlar, bilhassa iri gözlerini büyük bir dikkatle Nâzım’ın fırçasına dikerek dinç bir sabırla bakar bakardı.”
Bu çocuk, nakışçı Ayşe’nin oğlu Seç Köylü İbrahim’den, sonraları ünlü ressam İbrahim Balaban’dan başkası değildir.
Nâzım Hikmet Okulu, insan hak ve özgürlüklerinin ayaklar altına alındığı, düşünceyle anlatım özgürlüğünün, örgütlenme özgürlüklerinin yok sayıldığı ülkemizde yazarlarımızla aydınlarımızın öteden beri hapsi boylamalarıyla sürmüştür.
Sabahattin Ali, Hasan İzzettin Dinamo, Ahmet Arif, Enver Gökçe aynı tezgahtan geçmiştir.
Aziz Nesin, Rıfat Ilgaz, A. Kadir, Zihni Anadol, Şükran Kurdakul, Arif Damar genç yaşlarında bu okulun öğrencisi olmuşlar, edebiyatımızın serpilip gelişmesinde önemli katkılar sağlamışlardır.
Yılmaz Güney, öğrencilik yıllarında bir öyküsünden dolayı hapsi boyladı. Yaşamının büyük bölümünü özgürlüğünden yoksun bırakılan bir özgürlük savaşçısı olarak geçirdi.
1971 muhtırasının hemen ardından Sevgi Soysal, Can Yücel, Erdal Öz yazarlıklarının olgunluk dönemlerini hapishanede sürdürmek zorunda bırakılmışlardır. Erdal Öz’ün Kanayan’daki öyküleri, daha sonra Yaralısın romanı, Sevgi Soysal’ın Barış adlı Çocuk kitabındaki öyküleri, Yenişehir’de Bir Öğle Vakti romanı, hapishane anılarından oluşan Yıldırım Bölge Kadınlar Koğuşu, Can Yücel’in Hasan Can imzasıyla yayınlamak zorunda kaldığı bir çok şiiri içerinin halleriyle içerden dışarıyı anlattıkları daha doğrusu içerden dışarıyı yargıladıkları bir döneme damgasını vurmuş önemli yapıtlardır.
1980 içerde Nevzat Çelik gibi dışarıyı bütün çürümüşlüğü ve çelişkileriyle anlatabilecek bir şair doğurmuştur. Eylemsel karşı koma şiirsel karşı komaya dönüşmüştür.
Bu iş, bu gün de böyledir. Hapishanelerimizde bir çoğu ömür boyu hapse mahkum olan Nâzım Hikmet Okulu öğrencileri içerden dışarıyı avuçlarının içi gibi bildikleri ülkemizle toplumumuzu didik didik ederek anlatmaktadır. Bildiklerimiz ve bilmediklerimizle. Özgürsüzlüğü özgürce eleştirerek, özgürsüzlüğe edebiyatla karşı koyarak.
|