İçeriden dışarıya, dışarıdan içeriye köprü kuran dergi; mahsusmahal... İçeriden dışarıya, dışarıdan içeriye köprü kuran dergi; mahsusmahal...

 

 

 
Anasayfa
Hakkımızda
Künyemiz
Sayılarımız
Öyküler
Şiirler
Denemeler
Karikatürler
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 

Abdullah Altun / Açık Zamanın Kolları

Bilinmeyen çeker insanı nedense.

Belki de ‘Düşlerimize açılan yoldur!' diye yürümek isteriz bilinmeyene.

Yürürüz de!

Ama ateşten geçmiş gibi oluruz, hayat cilveleşir bizimle.

Yaşamak isteriz.

Artarız, eksiliriz, yap-boza döner düşlerimiz.

Hayallerimiz, içimizin hassas terazisinde bir denge kurar kendine:

Ertelediklerimiz, yani olabilirliği hâlâ ihtimal dahilinde olanlar ile hayatın gerçeklerince “olamaz” , “al işte sana!” diye önümüze koydukları.

Ve kırık dökük yaralarımızı sürükleyerek peşimizden geçip gideriz!..

Kimi zaman tam da ‘Ne çok bulduk kendimizi!' derken, aslında farkında bile olmayız, kendimizi ne çok kaybettiğimizi.

Gözlerimize sis oturdukça, aynalara birileri hohlamış sanısına kapılırız. Ayna artık içimizin yüzü olmuştur, bunu bilemeyiz. Üşüyünce ateşi, karanlıktan korkunca ışığı ararız. Bu bizim bilinen ama anlaşılamayan yanımızdır. Tıpkı çocukları sevip çocukluğu küçümsediğimiz gibi, aklı yüceltip yüreği aşağıladığımız gibi, kendi özgürlüğümüz için kızılca kıyamet kopartırken özgürlük kılığında birbirimize yeni kölelikler dikmek gibi, sevgiyi soyuta kutsarken, en ufak sevgi kıpırtılarını bile zincire vurup boğarak ve buna dökülen timsah gözyaşlarının ikiyüzlülüğümüzü maskelemesi gibi…

Sonuçta yaşayarak öğrendiklerimizdir en iyi bildiklerimiz! Hayatı sorgularız, dünyayı, evreni ve tabi ki kendimizi. Cevaplar çoğaldıkça soruların da çoğaldığını görürüz aslında. Yaşarken kazandıklarımız ve kaybettiklerimizle yeni dengelere, yeni tanımlara ulaşırız.

Çok azımız şunu der kendine, “Aslında tek bir şey öğrenmiş olmalıyım: İnsanın sonsuza kadar kaybolmadan önce kayıplarıyla zenginleştiğini…” (Hector Bionciotti)

Tekli yalnızlıklar ile çoklu yalnızlıklar arasında mekik öreriz de, yalnızlığın, sadece yalnızlığın varoluşsal bir gerçekliğimiz olduğunu kabullenmeye meyletmeyiz bir türlü.

Kalabalıkların buğusu bizi sarhoş eder durur. Kalabalıklar yalnızlığımızı unutturdukları için mi iyi gelir bize? Ama kalabalıklara sızdıkça tehlike çanları daha bir şiddetle tırmalar kulaklarımızı ve yalnızlığımızın güvenli kabuğuna sığınma telaşı boy verir içimizde.

Bu varoluşumuzun paradoksal yüzü. Çoğu zaman yaşamı bilardo topları gibi ıskalarız. Takılıp kalırız da kılcal damarlarında bir türlü sızamayız yaşamın ana damarlarına.

Anladık ki olanak yarattıkça kendimiz olabilir, özgürlüğe yaklaşabiliriz. Bunun için var ellerimiz, zihnimiz ve yüreğimiz. Zamanın ruhu biz kendimiz oldukça ancak “yürü!” der, kendi içimizdeki ayak izlerini takip etmedikçe kapar kapılarını, anladık.

Açık hâlâ zamanın kolları “kendini tanı!”yanlar arasına karışanlar için…

 

 
Mektup Bekleyenler
Dergiyi Edinmek
Bağlantılar
İletişim
Ortak Kitaplar
Basında Kitaplar
Kitap Çıkaranlar
Mahsus Mahal Türküsü
Bize Yazın
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 


Google
 

eXTReMe Tracker