![]() |
|||||||||||||||
|
Şehirler Yüzler Gölgeler Eskiden evi olmayan bir şehirdi Malatya. Yatılı okul günlerinde sinemalarına ve küçük lokantalarına sığındığımız. Yatılı çocukların evsizliğini açıklayan bir şehirdi o zamanlar. Geciktiğimiz minibüslerin suçlu çocukları olurduk biz o şehre kalınca. Okulun yatakhane yoklamasında cezai yokluğumuz bir yana, evsiz bir gece beklerdi bizi. Sonra, istasyonun sabahçı kahvesinde alırdık soluğu. Garsonun küfreder gibi uzattığı katran çayı; tadını evsizlik diye anlatırdı bize. Aradan uzun seneler geçti. Yine de evi olmayan bir şehir bilirim Malatya'yı. Yaşanılan eskidikçe Kavafis haklı çıkmıyor ne yazık ki. Kimse aynı şehirde yaşlanmıyor. Üstelik yurdum diyeceğim bir şehir de kalmamışsa. Yaşanılanlar eski fotoğraflarda yaşlanmaya devam ediyor. Hele bu şehir, senin yaşadığın o yerse; ben o şehirde yıllar önce yok yazıldım, hâlâ da cezalıyım. Büyüdükçe değiştik mi, yoksa şehirler, yüzler, gölgeler mi çoğaldı içimizde? Geceyi ve yıldızları daha mı az sever olduk? Tutunacak bir yer mi arıyoruz? Kimi zaman günlüklerimize şu notları düşmek için miydi her şey? “Biri bir türkü söylese, dağılsa bu yalnızlık” cümleleriyle başlayan kederlerimiz olsun diye mi? İçimde uzaklık diye bildiğim kederdin. Sen ve Malatya; bir intihar mektubuna benzeyen suskunluğumdunuz. Uzak şehirlerin adıydık ikimiz de. Sen yok yazıldığım bir şehre gittin, ben ise Kavafis'e inat durmadan yeni şehirler denedim. Arada bir mektuplar gönderirdin. Mektubunu okurken Malatya sıcak bir şehir oluyordu o zaman. Mektupların gelince sesinin sıcağı giriyordu evime. İşte o zaman birileri türküler söylüyordu, dağılıyordu içimdeki yalnızlık. Yarı yıl tatili için mektuplarını avutuyordum, okudukça sesini ısıtıyordum içimde. Sonra Şubat geliyordu uzun bir bekleyişin ardından. Sana söylenecek o kadar çok şey için durmadan susuyordum. Yüzüne bakıyordum, sen değil, mektupların beni anlıyordu. Yüzün sesine ne çok yakışırdı, kendine bakmalıydın. Sanki sonbahar yeniden gelirdi, sonbahara bayıldığını söylerdin ya, sesinden sararmış yapraklar dökülürdü. Ben de, “Varsın kış olsun; o, sonbahar da olur bunu fark etmese de derdim içimden. Uykuda bir çocuğu nasıl severse insan, ben de seni öyle severdim. Bir tablonun içine bakar gibi bakardım sana. Gözlerin konuşunca dilin susardı ya; olsun, içinden sonbahar geçen bir kadındın bunu bilemesen de. Sen de aynı bahçede ve aynı şehirde yaşlanmak için kaldın. Ben hâlâ Kavafis'e inat yurdum olmayan şehirler deniyorum. Sonra bahçeler ve resimler terk etti seni. Bir sen kaldın içinde. Herkes çıkıp gitti bahçelerin güz mevsiminden. Duydum ki yalnız kalmışsın Malatya'da. Ama demiştim sana, evi olmayan bir şehirdir Malatya. Ben orada hep üşüdüm. Resmine bakıyorum da buradan; içinden sonbahar geçiyor, uykusunda çocuklar geçiyor, renkleri solmuş resimler geçiyor. Hangi rüzgarın soğuğu değse o resme, bilmelisin ki içim acıyor. |
||||||||||||||