![]() |
|||||||||||||||
|
Ulrike Dufner Tarihle Yüzleşme Konusunda Bir İlk Deneyim... Tarihle yüzleşme veya hesaplaşma konusu hem Türkiye'de hem de başka birçok ülkede günden güne önem kazanmaktadır. Tarihle yüzleşme demokratikleşmenin önemli bir unsurudur veya başka bir ifadeyle tarihle yüzleşmeden demokrasiye geçiş mümkün değildir. Çünkü tarihin karanlık dönemleri ile yüzleşilmediği sürece bu dönemlerin olumsuz uzantılarından kurtulabilme şansı çok düşüktür. Türkiye, demokratikleşme sürecine girdiği için, artık tarihin konuşulmaya başladığını görebiliriz ve bu hususun kendisi demokratikleşme sürecinin başladığının bir göstergesidir. Bu nedenle, tarihle yüzleşme sürecinin başlangıcını bir sorun olarak değil, bir kazanç ve olumlu bir adım olarak algılamak daha doğrudur. Heinrich Böll Stiftung Derneği Türkiye Temsilciliği 23-25 Şubat 2007 tarihleri arasında gerçekleştirdiği bir konferansla bu konuya değindi ve uluslararası örnekler ve deneyimleri tartışmaya açtı. Bu makalede konferanstan edindiğim bazı sonuç ve dü şünceleri sizinle paylaşmak istiyorum.
Tarihle yüzleşmek için devletin desteği gerekir mi? Şili örneğinden aldığımız ilk ‘ders': tarihle yüzleşmek için devletin desteği gerekmiyor; bu süreç sivil toplum örgütleri tarafından başlatılıp sürdürülebilir. Şili'de insan hakları örgütleri Pinochet diktatörlüğü tarafından işlenen suçlar hakkında bir dokümantasyon oluşturarak mağdurların hikayelerini kayıt ettiler. Böylece diktatörlük dönemindeki insan hakları ihlalleri hakkında bir resim çizdiler. Bu süreç özellikle mağdurlar için önemliydi. Onların yaşadıkları travmaları ilk defa bir başkası dinledi, yaşadıklarını ifade edebildiler ve bunların başkaları tarafından dikkate alındığını gördüler. Travmaları paylaştıktan sonra kendilerini eskisi gibi yalnız hissetmediler. Bu süreç aslında tarihle yüzleşmenin hazırlık sürecidir. Uygun koşullar altında bu bilgilerden faydalanıp bir yüzleşme prosedürü başlatılabilir. Bu bilgileri edinmeden herhangi bir yüzleşme mekanizmasının geliştirilmesi pek mümkün görünmüyor. Güney Afrika örneğine baktığımızda da benzer bir başlangıçla karşı karşıya kalıyoruz. Hakikat komisyonlarının oluşturulmasından birkaç sene önce yerel toplantılar düzenlenip bu toplantılarda ilk adım olarak nasıl bir süreç istiyoruz sorusu sivil toplum örgütleri arasında tartışıldı. Ondan sonraki adımda ise yine mağdurların yaşadıkları kaydedildi. Yani, ilk adım olarak Şili'de de olduğu gibi devlet desteği olmaksızın hazırlıklara başlanıp asıl sürecin altyapısı hazırlandı. • Demek ki, tarihle yüzleşme süreci devlet desteği olmaksızın başlatılabilir. Tabii ki devlet desteği ile bu süreç daha hızlı, sonuç daha geniş ve kapsayıcı olacaktır. Bu, Şili ve Güney Afrika örnekleri arasındaki farktan net olarak anlaşılıyor. Güney Afrika'da devlet desteği alındıktan sonra hakikat komisyonları oluşturulup süreç ivme kazandı. Şili'deki süreç ise ancak yeni bir hükümet ile birlikte daha verimli sonuçlar alınmıştır. Durum böyleyse, Türkiye'de de bu süreç hemen başlatılabilir ve başlamak da gerekir.
Tarihle yüzleşme hangi yöntemle yapılabilir? Tarihle yüzleşme süreci, uygulanan insan hakları ihlalleri ve insanların yaşadıkları travmalar hakkında detaylı bilgi ve belge toplamak yoluyla gerçekleştirilebilir. Bu veri tabanının veya dokümantasyonun mümkün olduğunca detaylı olması gerekir. Yaşanan bütün olayların bilgi ve detayları önemlidir: kim, ne, nerede, ne zaman, nasıl vs sorularına cevap vermek ve bu bilgileri kaydetmek önem taşıyor. Örnek olarak, Güney Afrika'da insanların hikayeleri videoya kaydedilmiştir. Fotoğraf, mektup ve benzer belgeler toplanmıştır. Türkiye'nin tarihiyle yüzleşmesi gereken olaylar 1915 yılına kadar gider. Ama o dönemde hayatta kalan ve bu olaylara şahitlik edebilecek kimse kalmadı. Yani olayların detayları ile ilgili bilgileri toplamak ve dokümante etmek ancak arşiv çalışmaları ve aileler ile yapılacak sözlü tarih yöntemi ile mümkün. Bu açıdan, tarihle yüzleşmek için şimdi yaşayan Ermenilere karşı var olan önyargılar ile başetmek ve onların haklarını geri vermek gerekir. Bu süreç sırasında medya ve basının rolü de çok önemli: medyada toplanan bilgiler yansıtılarak kamuoyunun bu gelişmeye katılması sağlanacaktır. Ayrıca bu süreçte halkın destek ve kabülünü kazanmak devlet desteği alabilme şansını artıracaktır. Kuşkusuz, bu sürecin başlangıcında hem devletin hem de toplumun coğunluğu tarafından bir karşı tepki olacaktır. Medyanın rolü ve sorumluluğu halkın ikna edilebilmesi açısından önemlidir. Son olarak, aydın ve bilim adamlarının olası katkılarını unutmayalım. Türkiye'de siyasi partilerin zayıf görüntüsü ve otoriter yapı nedeniyle aydınların ve bilim adamlarının olumlu rolünü de vurgulamak gerekir. Üniversite ve araştırma merkezlerinde bu konu hakkında araştırma yapılarak bilimsel veri tabanı oluşturulursa hem siyaset hem de medya kuruluşlarının sorumluları bu yolun önemi konusunda daha kolay ikna edilebilir.
Tarihle yüzleşmenin hedefi Bu süreç başlatılmadan önce bir hedef koymak ilk ve en önemli, ama aynı derecede de en zor adımdır. Bu süreçten ne istiyoruz? Bu yol bizi nereye götürmelidir? Bu sürecin sonucuna ne zaman vardık? Bitmeyen bir süreçten bahsediliyorsa halkın ve siyasetin onayını almak daha zordur. Ama anlaşılabilir bir hedef konulduğunda destek daha da artabilir. Ayrıca da bu sürecin adımlara bölünmesi başarı ve gelişmeyi ölçme şansı doğurur. İnsanların önüne kocaman bir dağ yerine küçük dağlar konulursa bu yola sapma rızası daha cazip hale gelebilir. Ve, unutmayalım, küçük adımlar bu süreçte aktif rol oynayanlar için de daha güçlü ve umut ver olabilir. Kocaman bir dağa tırmanmak belki imkansız olarak görünebilir. Ama daha küçük dağlara tırmanmak daha kolay görünebilir. Almanya örneğini ele alırsak, ilk önce sadece en tepedeki sorumlular mahkeme önüne çıktı. Bunların dışında kalan büyük çoğunluk yaşamlarını gayet rahat ve başarılı bir şekilde devam ettirdiler, üniversitelerde profesör oldular, hakim, subay vs olarak görev yaptılar. Ayrıca da Alman hükümeti işlediği suçu resmen kabul etti. Buna rağmen 60'lı yıllarda tarihle yeterince yüzleşilmediği ve o tarihin bütün haksızlıklarını ortaya koyma talepleri ile karşı karşıya kaldık. Bu dönem 90'lı yıllara kadar devam etti ve bu konuda hâlâ tam bir sonuca varıldığı söylenemez. Hâlâ Almanya'nın normal ordusunun (Wehrmacht) özellikle de Al-man halkının rolü hakkında büyük bir tartışma sürüyor, bütün veriler henüz tam olarak ortaya konmadı. Bütün bu noksanlıklara rağmen Almanya'nın tarihle yüzleşme açısından önemli adımlar attığı ve olumlu bir örnek olduğu savunuluyor. Demek ki, tarihle yüzleşme süreci uzun süren ve sabır isteyen bir prosedür. Bu nedenle tarihle yüzleşmek için hangi adımların atılacağının belirlenmesi gerektiği savunulabilir. Bir tarihi dönemin kara sayfalarının hepsini bir anda ortaya koymak olası değil. Zaten süreç içerisinde veya bir sayfa açıldıktan sonra olayların yeni boyutları ortaya çıkabilir ve yeni, düşünülmeyen sorularla karşı karşıya kalabiliriz. Güney Afrika deneyiminden öğrendiğimize göre insan hakları ihlallerini gerçekleştirenler, gerçekleştirdikleri suçlar hakkındaki bilgileri verdikten ve insan hakları ihlalinde bulunduklarını kabul ettikten sonra beraat etmişler. Yani, bir işkenceci ‘evet bunu yaptım, suç işledim' dedikten sonra beraat etti. Bu sürecin hedefi suç işleyenlere karşı dava açmak değil, hakikati ortaya çıkarmaktı. Güney Afrika'da ancak suçunu inkar eden kişiler mahkemeye çıkarıldı. Tarihle yüzleşmenin intikam ya da ötekileştirme yoluyla mümkün olmadığı konferans sırasında birçok defa vurgulandı. Fakat, resmi bir destek ve kabul yoksa ve bu nedenle devlet veya toplumun çoğunluğu buna karşı çıkıyorsa bu süreç sırasında tedirginliğin artması ve bir ötekileştirme ikliminin gelişmesi ihtimali ister istemez çok yüksek. Ancak ikna yoluyla insanları bu sürece katabilir ve olumsuz yankılar mümkün olduğunca önlenebilir. ‘Halkın iradesine rağmen' bir yaklaşım zaten mümkün değil. Bu nedenle tarihle yüzleşmenin hedefinin ne olduğunu çok iyi belirlemek gerektiği kanaatindeyim. Bunun hiç de kolay olmadığını düşünüyorum.
Hangi konu ile başlamak? Almanya, Güney Afrika ve Şili gibi örnekleri Türkiye örneği ile karşılaştırırsak önemli bir fark gözümüze çarpar. Bu ülkelerden farklı olarak Türkiye'nin tek bir tarihi olayla değil, birçok dönemle ve birçok olayla yüzleşmesi gerekmektedir. Unutulmaması gereken bir başka husus da o tarihte başlayan olayın bugüne gelen uzantıları. Yani, hem uzak tarih hem de çok yakın tarih, yani şimdiki zaman ile bağlantılı bir olgu ile karşı karşıyız. Hrant Dink' in öldürülmesi bu tarihin bugüne kadar uzanan çok acı yönünü bir şekilde hepimize gösterdi. Dostumuz Ermeni olmasaydı belki hâlâ yaşıyor olacaktı. Geçtiğimiz günlerde yaşadıklarımız bize darbeler ile yüzleşmenin ne kadar önemli olduğunu çok net gösterdi. 27 Nisan Cuma gecesi yayınlanan muhtıra birçok insana 80 yılının darbe tecrübesini, korkularını, yaşanan travmaları, hapishaneleri, işkenceleri hatırlattı. Genelkurmay Başkanı Sn. Büyükanıt'ın 12 Nisan tarihinde yaptığı basın açıklamasında da Kürt sorununun hâlâ sürmekte olduğu, barışcıl bir çözümün zor olacağı maalesef çok açık bir şekilde ifade edildi. Bu nedenle konferans sırasında Türkiye açısından tarihle yüzleşme sürecinin hangi olayla başlatılması gerektiği soruldu. Eğer bu yüzleşme süreci tüm olaylar için eşzamanlı olarak başlatılırsa Türkiye halkı için fazla zor ve dayanılmaz olabilir. Bu nedenle buna karşı çok büyük bir hamle ve yankı başlatılabilir. Dolayısı ile olayların değerlendirilip önceliklerin belirlenmesinin zorunlu olduğu savunuldu. Evet, unutulmaması gereken bir husus var: tarihle yüzleşme süreci bir toplum için kolaylıkla kabul edilebilen bir süreç değildir. Varolan hassasiyetleri göz önüne almak, iyi bir yöntem bulmak gerekir. Bu açıdan bir olayla başlamak, bu olayla ilgili sorunlar çözüldükten sonra diğer olaylara geçmek mantıklı olabilir. Ama öncelikler nasıl belirlenebilir? Bu gerçekten mümkün müdür? Şu anki Türkiye'ye baktığımızda zaten bu sürecin başladığını görebiliriz. Bu hem Ermeni, hem Kürt sorunu, hem de darbe konusu için geçerlidir. Yani bütün bu sorular gündemdedir ve gündemden çıkarılması pek olası değildir. Bu süreçlerin durdurulmasının mantıklı olup olmadığını kendimize sormalıyız. Yani, zaten gündemimizde olan konular hakkında öncelikleri, seçenekleri belirlemek bence doğru ve de mümkün değildir. Böylece bu olaylardan mağdur olanlar arasında bir rekabet hali gelişebilir. Bu, tarihle yüzleşilmesi gereken diğer tüm sorunlar için zarar verdir ve önlenmesi gereken bir hatadır. Böyle bir seçenek yerine daha çok yöntemler üzerine düşünmek önemlidir. Her konuya ilişkin ayrı ve daha uygun bir yöntem bulunabilir. Her olayın ve sürecin ayrı bir özelliği olduğu kuşkusuzdur. Dolayısıyla her bir olayın özelliğine göre yöntem ve aktörler üzerine düşünülmelidir. Kimin bu süreçlere katılabileceği de düşünülmelidir. Yani ‘öbür' tarafta böyle bir sürece açık olan, buna hazır olan kim olabilir? Değişime açık, yüzleşmenin gereğini gören ve savunan kimdir? Bunların hassasiyetleri nelerdir? Bu hassasiyetler gözönüne alınarak bir sürecin başlangıcı nasıl bulunabilir? Bugüne dek tarihle yüzleşme konusunda daha çok sorular ortaya kondu. Cevapları bulmak için bir süreç başlatılabilir. Bu başlangıç veya hazırlık süreci için yeterince zaman ayrıldığı takdirde başarılı olacağını düşünmekteyim. Bütün yazdıklarımda tarihle yüzleşmenin uzun vadeli, sabır gerektiren ve çelişkili bir prosedür olduğunu söylemeye çalıştım. Bu sürece başlamanın da şu anki koşullarda cesaret gerektiren bir süreç olduğunu hepimiz biliyoruz. Ama zaten başlamış olan bu önemli süreci durdurmak kesinlikle doğru değildir ve bu başlangıcın hepimiz için umut ver olduğunu düşünmekteyim.
|
||||||||||||||