İçeriden dışarıya, dışarıdan içeriye köprü kuran dergi; mahsusmahal... İçeriden dışarıya, dışarıdan içeriye köprü kuran dergi; mahsusmahal...

 

 

 
Anasayfa
Hakkımızda
Künyemiz
Sayılarımız
Öyküler
Şiirler
Denemeler
Karikatürler

Muhsin Kızılkaya

Benim Hapishanelerim

“Hapishane”, belleğime yerleşmiş, öğrendiğim ilk kelimelerden biri olsa gerek. Kelimenin ilk çağrıştırdığı şey “Yasin Amca”ydı. Ben doğduğum yıl, “Mamo Yasin” de hapishaneye girmiş-ti çünkü.
Amcam Yasin hapishaneye düşme-miş olsaydı eğer, o yaşlarda köyden alıp şehre getirmezlerdi belki de beni. Gelmeseydim eğer şehre, hafızamda kalan o çok ama çok parlak şehir ışık-ları, hayatım boyunca içimin en karan-lık yerlerini aydınlatan çok ama çok uzak bir aydınlık anı olarak yer etmez-di belki de belleğimde.
Floresan lambanın göz kamaştıran apaklığı, hapishanedeki amcamla öz-deşleşti ve hep öyle kaldı içimde; bunu da bir hapishane ziyaretine borçlu kal-dım hayatım boyunca.
Irmak kenarındaki tek katlı, derme çatma, etrafı saçma bir tel örgüyle çevrili, bir tutsak evinden çok bir sa-fiye evine benzeyen şirin mi şirin bir yapı olarak belleğimde yer eden (ço-cuk muhayyilesi işte!) şehir hapisha-nesi o zamanlar bütün ürkütücü anlam-larından soyut, bütün korkulardan u-zak, özgürlüğü duvarlarının arasına alıp kıyan bir şey değil de, amcamın işlediği bağışlanmaz suçtan dolayı uzun bir süre vakit geçirdiği sıradan bir evdi. Bahçesinde voleybol oynayan mahkumlar kalmış aklımda, zemin toz toprak, kapıya yakın bir yerde de “maviliklerde tam özgür” bir öbek upuzun kavak…
Tel örgünün arkasından uzanıp ya-nağıma konan bir öpücüktü amcam. Beni ilk defa görüyordu, 7 yaşında falan olmalıyım. Hakkımda bildiği tek şey, gittikten sonra doğan bir yeğe-ni dahaydım işte, ama o benim için, yaşadığım süre içinde acısı bütün aile-nin de yüreğine köz düşüren bir akraba katiliydi.
Karısını vurmuştu çünkü amcam!
Öfke duymuyordum aynı zamanda uzaktan akrabamız da olan Emine’yi öldürdüğü için.
Bir kazaydı! Elindeki tüfek patlamış, sevdikleri içinde adını ilk sıraya yazdı-ğı sevgili karısını oracıkta, kara kıl çadırların toplanıp başka bir zozana göçtüğü boş kalan alanda öldürmüştü.
Akşamın alacası basmıştı her yeri, dağlar kara bir örtünün altına saklan-mak üzereydi. Patlayan tüfeğin sesi beyninin içinde öyle yankılanmış ol-malı ki, cinayete herkesin, dünyada yaşan her mahlukun şahit olduğunu sanmış, almış cansız bedenini karsının vurmuş sırtına, tam tamına iki gün boyunca durmadan yürüyerek, cinaye-ti kimselere haber vermeden ilçe mer-kezine, devletin kapısına dayanmış, cesedi karakolun ortasına bırakarak ellerini kelepçeye uzatmıştı.
Emine’nin yersiz kıskançlığı, daha dün evlenmiş iki sevdalıyı ayırmıştı birbirinden, birinin cesedini serin yaz yaylasından sivrisineklerin uçuştuğu ilçe merkezindeki karakoldan alınıp köy mezarlığına doğru son yolculuğa çıkardıklarında, öteki çoktan Hakkari Merkez’de bulunan hapishanenin yo-lunu tutmuştu bile.
Demek ki, büyüyüp ekmekle suyun ayrı şeyler olduğunu anladığımda, an-latmış olmalılar bana hapishanedeki amcamın macerasını da.
Ve böyle girmiş olmalı hayatıma “hapishane” kelimesi de.
Katramas çayının kenarındaydı ha-pishane. Katramas, adını balık katilin-den alır. Öyle dik bir zeminde akar ki Katramas, içinde balıklar barınmaz sanmışlar, hasbelkader düşmüşse eğer bir balık içine, öyle hızlı öyle hızlı akar ki su, alıp kayalara çarpa çarpa öldürür; onun için balık katili demişler çaya, Hakkari’nin civarında akardı o zaman. (Savaş katledince köylerin do-ğasını, kovulunca oranın sakinleri bü-yüdü şehir, şimdi şehrin içinden akar adeta Katramas.) Uzak bir menzile düştüğü için olsa gerek, şehir hapisha-nesini çayın kenarında inşa etmişler besbelli o zaman.
Manda gözüne benzeyen, yuvarlak kocaman, madeni bir para tutuşturdu amcam elime. İlk defa elime para alı-yordum; çarşıda dondurma alınabilir, lokum ve kuru incirle değiştirilebilirdi bu meret. Benden önce şehir görmüş, orada büyümüş yeğenim Remo’yla bozdurup iki buçuk lirayı bölüşmeliy-dik, amcam böyle söylemişti. Ama ben bir köylü çocuğuydum, kandırıla-bilirdim, nitekim öyle oldu. Hapisha-neden biraz uzaklaşınca, Remo aldı iki buçuk lirayı, bir taşın üstüne koydu, yerden bir taş alarak hafifçe vurmaya başladı, bir türlü bütün madeni para küçük parçalara bölünüp bozulmuyor-du. Para bozulmadığına göre hepsi onun olmalıydı. İkna etmişti beni. De-mek şehirliler köylüleri böyle kandırı-yordu!
Bunu birkaç yıl sonra anladım işte.
O görüş gününde, Katramas çayının kenarındaki hapishaneden ayrıldığım-da, hapishane olgusunun kendisi değil de, amcamın bizlerden uzakta olma-sıyla ilgili tuhaf bir duyguya kapıldığı-mı hatırlıyorum şimdi. Hapishanenin kendisi benden çok uzaktı, amcamı bizlerden ayıran mesafe kadar uzak.
Ve o mesafe uzun süre devam etti.
Yıllar sonra şehrimizde görkemli bir binanın temelleri atılıncaya kadar. Ha-ber tez yayıldı şehre, çarşıya çok yakın bir yerde, şehrin tam ortasında gör-kemli bir cezaevi inşa etmeye karar vermişti devlet. Nüfusu on bindi şeh-rin, belediye derme çatma bir binaday-dı, bir otelden bile mahrumdu şehir, şimdi bütün bu mahrumiyetin tam or-tasına o zamana kadar gördüğümüz en büyük binayı inşa etmeye karar vermişlerdi.
Temel atma törenine niye gittik bil-miyorum, merakımızı celp eden şey neydi, doğrusu şimdi hatırlamıyorum, hatırladığım tek şey, Nazım Hikmet’in “Yapıcılar türkü söylüyor” şiirini oku-yacak bilince eriştiğim zamanlara denk gelmişti yeni hapishane binasının yapımı. Yapı, şiirdeki gibi yapıcıların türküleri eşliğinde çok kısa bir süre içinde bitti. Uzun, upuzun bir bina çıktı ortaya.
Enlemesine, ucu bucağı olmayan bir bina… İlk gardiyanları bizim dev-rimci mücadelemizin “sempatizanla-rı”ydı. Bir grup arkadaşla bizi bomboş hapishanede gezdirdikleri bir gün geli-yor şimdi aklıma. Hamam vardı için-de, spor salonları, yemekhaneler, kü-tüphane, modern bir cezaevinde olma-sı gereken her şey. Çok modern, çok bakımlı bir binaydı. İçini gezerken, günün birinde burayı kimlerle doldura-caklarını hiç düşünmedim, bu soru değildi aklımdaki, içinin konforu ve şıklığı cezp etmişti beni, hayretler içinde bakmıştım bizi gezdirdikleri her yere, her odaya, her koğuşa.
Gerçekten de hâlâ akıl sır ermişliğim yok, hala bilmiyorum, daha o tarihler-de, onca şeyden yoksun küçücük bir şehre neden bu kadar büyük bir cezae-vi inşa etmişti devlet? Hep bir muam-ma, hep bir bilinmez olarak kaldı ben-de bu sorunun cevabı.
Çünkü çok sonra, darbe gelip silin-dir gibi geçince gençliğimizin üzerin-den, aldıkları hiçbir arkadaşımızı bu cezaevine kapatmadılar. Bizden aldık-larını bize bırakmadılar, alıp taa Diyar-bakır’a, o cehenneme, o Nazi kampına götürdüler. İçimizin en kalabalık yeri-ne inşa edilen o kocaman hapishane de hep bir korkutma aracı, hedefine her an saplanacak bir hançer olarak kaldı şehrin kalbinde.
Sanki ayağınızı denk atın, tökezler-seniz var ya, bu kocaman bina, sizi hepinizi alıp duvarlarının içine sakla-yacak kadar geniş bir yerdir ona göre der gibiydi bu büyük mahpushane.
Varlığı bir tehdit olarak kaldı şehrin göğsünde.
Hapishane deyince de “Diyarbakır Cezaevi” girdi hayatımıza.
Çocukluğumda yaşadığım köy ne kadar uzaksa amcamın yattığı hapis-haneye, ilk gençliğimde Diyarbakır da o kadar uzaktı yaşadığım şehre. Onca uzaklığa rağmen, işkencede dişlerini tüküren arkadaşlarımın çığlık-ları yine de geliyordu geceleri kulakla-rıma.
Bir mucize olmuş, ben yırtmıştım. Ama hemen hemen bütün arkadaşla-rım şimdi oradaydı. Foseptik çukurla-rında, tek kişilik hücrelerde, pisliğin içinde, adını unutmuş, dilini yutmuş, öfkesi Cudi’ye, Golan’a, Ararat’a sığ-maz olmuş o civan çocuklar, hırçın akan nehrin sularına inat direnen söğüt ağacı gibi titrek ama mağrur, duruyor, direniyorlardı Esat Oktay Yıldıran ve şürekasının zulmüne.
Hapishane, çocukluğumda amcamın yattığı, Katramas çayının kenarındaki şirin yapı olmaktan çıkmış, önce upu-zun bir bina olmuş, sonra duvarları gri boyalı, zulmü haki renkli bir kor-kunç imgeye dönüşüp oturmuştu içime.
Artık okuduğum hiçbir hapishane şiiri, hiçbir mahpushane romanı, hiçbir romantik çağrışım yapmıyordu bende. Şiirinden soyutlanmış, edebiyatının uzağına düşmüş, pür zulmün, pür iş-kencenin, insanlık onurunun, haysiye-tinin nalçalı topuklarla ezildiği garabet bir şey olup çıkmıştı.
Hapishane Kürtlerin kan tükürdüğü dört duvardı, dört duvarın dışına dü-şenlerin soluğu dağlarda aldığı bir e-ğitim kampı. O kampta sadece öfkeyi öğretmişlerdi insanlara, sadece nefreti; sadece intikam dürtüsünü büyütmüş-lerdi insanların kalbinde, sadece hay-fını almayı belletmişlerdi.
Silah kuşanan dağlara sığındı. Di-yarbakır hapishanesi, hayatı değil de dağları sevdirmişti onlara.
Oysa öyle olmamalıydı değil mi?
Hapishanedeki tutsaklar dışarı çıkınca, bıraktıkları yerde sürdürmeyi tasarla-dıkları hayatı düşünmeliydi.
Öyle yapmadılar. Hayatı boş verdi-ler. Normalde, özgürlük herhangi bir kayıt altında olmadan yaşayan insanın zerre kadar aklına gelmez.
Bir tutsağın ise hürriyet aklından hiç çıkmaz.
Tutsaklar, bir zamanlar bizim gibi, istedikleri zaman istedikleri yerde ince belli bir bardaktan çay içebiliyorlardı. Şimdi içerdeyken onlar, biz dışarıdaki-lerin neden bir kır kahvesine gidip de-nize karşı demli bir çay içmediğimize bir türlü anlam veremiyorlar.
Demek ki hayatın değeri yaşarken anlaşılmaz. Hayatın değeri, özgürlük-ten mahrum olduktan sonra çıkar orta-ya. O hapishaneden kurtulan çok az arkadaşım bu ilkeye bağlı kaldı. Bü-yük bir çoğunluğu, kalan hayatını da feda etti büyüttüğü öfkesine…
Bense hayatımda hiç hapishanede yaşamadım.
Şimdi anlamaya çalışıyorum kendi-lerinden mahrum bıraktıkları o hayatı.
Muammasını koruyor hâlâ!



 
Mektup Bekleyenler
Dergiyi Edinmek
Bağlantılar
İletişim
Ortak Kitaplar
Basında Kitaplar
Kitap Çıkaranlar
Mahsus Mahal Türküsü
Bize Yazın
 
Google
 

eXTReMe Tracker